1980 SONRASI ROMANIMIZDA TOPLUMSAL CİNSİYET VE SİYASET I
EDEBİYATTA FEMİNİST ELEŞTİRİ1
Filiz Ak
Edebiyat İncelemesi
Edebiyat, içinde çok sayıda başlık taşıyan bir alandır. Bu başlıklardan biri de edebiyat incelemesidir. Aytaç (2003: 97-104); edebiyat incelemesinde “kanıt ve yöntem” olmak üzere iki koşul bulunduğunu belirtir. Yöntem ne olursa olsun, belgeler gerektiğinin ve bu belgelerin de incelenen yapıtın içinde olduğunun altını çizer. İncelemeye destek olan ikincil kaynaklar olarak da “yazarın başka eserleri, yazarın biyografisi, eserin yazıldığı dönemle ilgili tarih, sosyoloji gibi alanlardan kitaplar, psikoloji, linguistik, mitoloji, din gibi alanlarla ilgili bilgiler ya da dünya edebiyatından başka edebi eserler” kullanılmaktadır. Aytaç’ın belirttiği inceleme yöntemleri de şöyledir: Pozitivist, psikanalitik, hesaplaşmacı, dilbilimsel, okuyucuya yönelik, felsefeye dayalı, metne bağlı, yapısalcı, yorumlayıcı (hermeneutik), Marksist, feminist incelemeler, alımlama estetiği ve çoğulcu inceleme.
Modernist edebiyat incelemesinde metin, anlamın taşıyıcısı olarak görülür. Modernist yaklaşımda, geleneksel yorumsamacılık (hermeneutik) ve anlamlandırma edimi kullanılır. Postmodern yaklaşımda ise, metnin tek ya da mutlak yorumundan söz edilmez, anlamlandırmanın göreceliği yani okuyucu sayısı kadar anlamın varlığı ve betimleyici yaklaşım vurgulanır (Ecevit, 2002:79-81). Susan Sontag (1991: 212, Ecevit, 2002: 80’den aktarma); Yoruma Karşı adlı denemesinde yeni eleştirinin işlevini “yapıtın ‘ne anlama geldiğini’ göstermek değil, ‘nasıl bir şey olduğunu’ göstermek” olarak ifade ederek “Sanatta gereksinme duyduğumuz şey, yorumbilim yerine sevgi-bilimdir” der.
Türkiye’de, romanın Tanzimat’tan günümüze evrelerini farklı biçimlerde ele alan edebiyat incelemesi çalışmaları bulunmaktadır. Osmanlı ve Türk romanının gelişiminin kronolojik evrelerle dönemlendirilmesi önemli olmakla beraber, romanda söylem, ideoloji ve iktidar kavramları üzerinden yapılan bir derleme de bu tür çalışmalara katkı sağlayacaktır. Kayalı (2003:86), Türk romanında ana eksenin 1950’lere değin Doğu-Batı sorunu olduğunu ifade eder. Türk romanına siyaset bilimcilerin ilgi duyduğu dönemler bulunduğunu ifade eden Kayalı (2003:82-83); bunun nedeni olarak Türk romanının “eski dönemlerde, özellikle 1960’lı yıllarda genellikle siyaset bağlamında düşünülmüş” olmasını gösterir. 1960 ve 1970’li yıllarda Türk romanına ilişkin yapılan edebiyat değerlendirmelerinde de “siyaset eksenli yorum”dan söz eder. Bu durumun da “sosyolojik tahliller yapan roman ve romancılarının gözden kaçırılmasına” neden olduğunu belirtir. 1970’lerden başlayarak sosyal bilimlerin edebi metinlere daha çok yöneldiği, roman ve modernleşme ilişkisinin de son dönemde tartışıldığı ifade edilir (Kayalı, 2003:84-85). Kayalı’nın (2003:79) Türk edebiyatına ilişkin değerlendirmesinde “tarihsel ve sosyolojik damarını kaybetme tehlikesi” dile getirilmektedir. Kayalı; “ülkenin somut gerçeklikleri nasıl siyaset bilimi ve sosyolojinin ilgi alanından çıkmışsa bir anlamda, edebiyat da ilgi alanından çıkmıştır” biçiminde yaptığı tespitiyle edebiyatın sosyolojik damarının kaybolmasını sosyoloji ile siyaset bilimi alanlarında yaşanan kopuşa bağlamaktadır. Son dönem romanlara ilişkin eleştirilerden biri de; bunların “puzzle” , “kompleks problemlerin şifreleri” gibi oldukları ve “konuya aşina insanların anlayamayacağı metinlere” dönüştüğü biçimindedir (Kayalı, 2003:86-87).
Berna Moran’ın, kullandığı edebiyat eleştirisi yönteminde, anlatı sanatını/tekniklerini değerlendirmesinin yanı sıra “ideolojinin edebi söylem içinde nasıl somutlandığı”nı da çözümlemesi önemli bir özelliktir. Moran; yaşamı yeniden üreten romancının ideolojisi edebi söylemi etkileyip biçimlendirdiği için metin-dünya ilişkisini yansıtma ilişkisi olarak ele almamaktadır (Aksoy, 1997a: 21-33). Moran Türk romanının gelişimini ideolojik bağlamda üç dönem olarak ele almaktadır: İlk Dönem: Moran, 1950 öncesini içeren bu dönem için “Batı-Doğu sorunsalının egemen olduğu” tespitini yapmaktadır. 1950 öncesi dönemin romancılarının egemen ideolojiyi yeniden ürettikleri, bu ideolojinin perdelediği üretim ilişkilerini önemsemedikleri ya da fark edemedikleri, altı çizilen noktalardır (Moran, 2003a). İkinci Dönem: Moran, 1950-1975 arasındaki dönemin romanlarını “Anadolu romanı” olarak adlandırmaktadır (Moran, 2002a). 1950 sonrası dönemin romancıları ise
1 Filiz Ak, (2006), “1980 Sonrası Türk Romanında Toplumsal Cinsiyet ve Siyaset” TODAİE Yüksek Lisans Programı, Yayımlanmamış Tez, Ankara.
2 Sontag, Susan, (1991), Sanatçı: Örnek Bir Çilekeş, (Yayına Hazırlayanlar: Yurdanur Salman, Müge Gürsoy), Metis Yayınları, İstanbul.
egemen ideolojiye karşı çıkmaktadırlar. 1950 öncesi romanda, Batılılaşma bağlamında ele alınan Anadolu “ilerici-gerici” ve “aydın-yobaz” karşıtlığı ile işlenirken, 1950 sonrası romanda toplumdaki üretim ilişkileri sorgulanmaktadır ve hem ideolojik hem de toplumsal içerik yoğundur. Öte yandan, egemen ideolojiye karşı olan romancıların da eski yaşama, geleneklere, törelere ilişkin ideoloji varlığını sürdürdüğü için, bunu edebi söylemlerine taşıdıkları gözlenmektedir (Aksoy; 1997a: 21-33 ve Moran, 2002a). Üçüncü Dönem: 1975’ten günümüze değin uzanan bu son dönem; 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinin izlerini taşımaktadır (Moran, 2002b). 12 Mart romanlarında, Anadolu romanındaki “haksız düzen, sömürülen köylü ve kurtarıcı” temaları gibi üçlü formül bulunmaktadır: Sömürülen köylünün yerini Türkiye halkı, toprak ağasının yerini kapitalist burjuva sınıfı, başkaldıran kurtarıcı köylünün yerini de 12 Mart öncesinin devrimci gençliğinin aldığı tespiti söz konusudur (2002b: 11-12). 12 Mart romanları için “o dönemde yaşananları, hapis ve işkence konularını gerçekçi yöntemle işleyen siyasal, devrimci toplumsal yapıtlar” değerlendirmesini yapan Moran (2002b: 9-10); 12 Eylül darbesinin ise romanlara ters yönde etkisi olduğunu belirtmektedir. 1980 sonrasına ilişkin şu noktalara değinir Moran (2002b: 49-50): 1980 darbesi sadece, solun elini kolunu bağlamamıştır, aynı zamanda topluma yeni değerler, yeni bir dünya görüşü aşılamıştır; bu da sol ideolojiyi tamamen çökertme amacına hizmet etmiştir. Dünyada yaşanan değişimler ve Sovyetler Birliği’nin çöküşü; sosyalizmin savunulmasını güçleştirmiş ve toplumsal/ekonomik sorunlara ilişkin ideolojik hazır çözümler geçerliliğini yitirmiştir. Moran’a göre (2002b: 51); yazarın toplumsal sorunlardan ve gerçekçilikten uzaklaşmasında bu durum önemli bir etkendir. Bunun, 1980 sonrası yazarların depolitize oldukları anlamına gelmediğinin altını çizen Moran, “Yalnızca, romancı olarak bu konulara yönelik anlatılar yazmanın yersiz olduğuna inandıklarını gösterebilir” demektedir.
1980 sonrasında, toplumsal/siyasal koşullarda yaşanan bu değişimle birlikte romanda da gözlenen değişim, roman incelemelerinde de gözlenmiştir. Türkiye’de edebiyat eleştirileri ve incelemeleri, 1980’lerden sonra farklı bir nitelik kazanmıştır. Modernizmin eleştirisi, bilim dallarının sorgulanışı olarak gelişen postmodernist süreçte edebiyat ürünlerinde de yeni yönelimler belirmiştir. Edebiyat incelemelerinde de kendini gösteren yeni bakış açısı, postmodern düşünürlerin kazandırdığı boyutlarla zenginleşmiştir.
Türkiye’de geleneksel romanda “içerik ve karakter çözümlemesi” yapan geleneksel inceleme yönteminin karşısında, “içeriğin ve birey-insanın ortadan kalktığı 20. yüzyıl avangardist anlatı edebiyatı”nın romanında “üstkurmaca/metinlerarasılık/çoğulculuk gibi özellikleri inceleyen, metin çözümlerken “kesin doğrular içeren bir yorumsamacılıktan” kaçınan bu tür yeni yaklaşımlar vardır (Ecevit, 2002: 10). Türkiye’de 1990 sonrası roman incelemeleri; Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar, Metin Kaçan’ın Fındık Sekiz, Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı yapıtları gibi pek çok romanı postmodern edebiyata örnek göstermektedir (Ecevit, 2002). Ertuğrul (2003:103), Türkiye modernleşmesine yönelik eleştirisinde “toplumsal ve bireysel özerkliği baskı altında tutma” olgusuna değinir. Bu bağlamda “toplumsal ve bireysel özerklik” kavramını ele alarak Oğuz Atay ve Orhan Pamuk”un romancılığını inceler. Oğuz Atay ile Orhan Pamuk “Batılılaşmacı yönelimin bireyin oluşumu üzerine” etkilerini, bireyi ve bireylerin bakış açılarını ele almaları bakımından “birey”in modernist romancıları olarak kabul edilmektedir (Ertuğrul, 2003:101-102).
1990 sonrasında edebiyat incelemesi gelişirken, feminist edebiyat eleştirisi de önemli bir yer edinmeye başlamıştır. Edebiyat incelemesi yöntemlerinden biri olan feminist inceleme, yapıttaki “cinslerin konumlarını”, “kadın duyarlılığının üsluba nasıl yansıdığı”nı inceler. Üzerinde durduğu önemli bir nokta, “kadın yazarların, kadın gerçekliğini bilmeyen erkek eleştirmenlerce haksızlığa uğradığı”dır (Aytaç, 2003: 98).
Edebiyatta Feminist Eleştiri
1960’lardan sonra Amerika ve Avrupa’da gelişen feminist hareket, edebiyat incelemesi alanını da etkilemiştir. 1970’lerden sonra Batıda, feminist eleştiri kuramları ortaya çıkmıştır. Feminist edebiyat eleştirisi de, feminist tarih yazım çalışmaları gibi çok farklı bakış açıları getirmiştir. Çağımızda edebiyat alanında feminist eleştirinin Kate Millet ile başladığı kabul edilmektedir. Millet (1987); ilk kez 1969’da yayımlanan Cinsel Politika (Sexual Politics) adlı yapıtında, ataerkil yapının toplumsal cinsiyetleri nasıl oluşturduğunu incelemiş, “cinsel politika kuramı”nı geliştirmiş ve kadın/erkek arasındaki iktidar ilişkisini göstermiştir. Millet’ın (1987), Henry Miller, Norman Mailer, Jean Genet ve D. H. Lawrence’ın romanlarındaki cinsiyetçi ideolojiyi sergilemesi o dönemde cesur bir ilk girişimdir.
Onun erkek yazarlara ve cinsiyetçi bakış açısına getirdiği eleştirileri, cinsel devrimle ataerkil yapının sona ereceğine ilişkin görüşleri, sonraki pek çok yazara da örnek oluşturmaktadır (Bakay, 1997:148).
1960’lardan sonra gelişen feminist edebiyat eleştirisinin, günümüzde “ana akım edebiyat eleştirisi içinde kabul gören saygın” bir eleştiri biçimi olduğu kabul edilmektedir (Türker, 2003:293). Feminist edebiyat eleştirisi, erkek egemenliğinin edebiyat metinlerindeki izlerini arayıp deşifre eden ve egemen edebiyat eleştirisine karşı ortaya çıkmış bir eleştiri olarak tanımlanmaktadır. Bu nedenle geleneksel edebiyat eleştirisinin alt dalı olmayı reddetmesi de söz konusudur (Türker, 2003:293-294). Feminist eleştiri, feministlerin içinde bulundukları duruşla birlikte, Marksist eleştiri ya da psikanalitik eleştiri gibi çeşitlere ayrılmaktadır. Örneğin; Fransa’da yapısalcılıktan, Jacques Lacan’ın psikanaliz kuramından ve Jacques Derrida’dan etkilenen feminist eleştirinin, İngiltere’de sosyalizmle birlikte yürüdüğü söylenebilir (Moran, 2003b: 250). Ayrıca edebiyata iki farklı yaklaşım söz konusudur. Bunlar; okur olarak kadına yönelik ve yazar olarak kadına yönelik eleştirilerdir (Moran, 2003b: 249-262): Okur olarak eleştiri, erkek yazarların yapıtlarına kadın okur gözüyle bakar ve cinsel ideolojiyi inceler, kadın imgelerini ele alarak feminist açıdan eleştirir. Simone de Beauvoir’ın İkinci Cins (La Deuxiéme sex) (1949) adlı yapıtı bu türün ilk örneği sayılır. Millet’in (1987) eleştirisi de bu grupta yer alır. Yazar olarak feminist eleştiri de iki türlüdür: edebiyat tarihindeki kadın yazarların incelenmesi ve yeni bir kadın söylemi oluşturma çalışmaları. Yazar olarak kadına dönük eleştiri; 1970’lerden sonra gelişmekle birlikte, Virginia Woolf’un 1924’te A Room of One’s Own ile bu türün ilk örneğini verdiği kabul edilir (Moran, 2003b: 249-262).
Feminist eleştiri, edebiyattaki kadın temsilinin erkek egemen bakış açısıyla kurgulandığını ve bu kurgunun “yanlış bir kadınlık algısı”na neden olduğunu varsaymaktadır (Türker, 2003:294). Bu konudaki temel varsayımları Humm (2002: 21-23) üç maddede toplamaktadır: 1.“Cinsiyetin dil yoluyla kurulduğu ve yazı üslubunda görünür hale geldiği; bu yüzden, üslubun da cinsiyet ideolojilerinin ifade edilmesini temsil etmek zorunda olduğu görüşü” (Humm, 2002: 21-23). Edebiyat yapıtlarında erkek yazarlar tarafından sunulan kadın karakterlerin incelenmesi, ataerkil toplumdaki kadın ile anlatılardaki kadın arasındaki ilintinin ortaya konması, kadın düşmanlığının ve ideolojinin sergilenmesi biçiminde ortaya çıkan ilk eleştiriler, feminist eleştirinin ilk evresi kabul edilir (Moran, 2003b: 254). 2.“Cinsiyet-bağıntılı yazı stratejilerinin bulunduğu” görüşü. Erkeklerin ve kadınların dili farklı biçimlerde kullanmalarını, farklı söz dağarcıklarına sahip olmalarını vurgular (Humm, 2002: 21-23). Tarih boyunca baskı altında kalan kadınlar, dünyayı ve yaşamı erkeklerden farklı algıladıkları ve toplumda bir alt-kültür oluşturdukları için, kadın yazarlar da; ayrı bir anlatım geleneği ve dili oluşturur, romanlarında benzer yaşantıları ve değerleri dile getirirler (Showalter, 1977: 11’den aktaran Moran, 2003b: 255). 3.“Edebiyat eleştirisi geleneğinin, parçası olduğu ekonomik ve toplumsal gelenekler gibi, kadınların eserlerini ya da eğitimlerini dışarıda bırakmak ya da değerini takdir etmemek için eril normlar kullandığı” görüşü (Humm, 2002:21-23). Eleştiri gibi otobiyografi (yaşamöyküsü) metinlerinin de geçmişte eril normlar kullandığı söylenebilir. Feminist eleştirinin gelişmesiyle birlikte, kadınlara ilişkin biyografi metinleri de 1970’lerden sonra artmıştır. Günümüzde bu metinler, ya yaygın olan klasik biçimde ya da -biyografi yazımının olanaksızlığı olgusundan yola çıkarak- “içinde birden fazla öykü, yaklaşım barındıran meta-biyografi” olarak yazılmaktadır (Tekcan, 2004: 153).
Kadın yazarların tarihini inceleyen ya da erkek yazarların cinsiyetçi tutumların ortaya çıkaran eleştiri yaklaşımları dışında, bir de Fransız feministlerinin eleştiri geleneğinden söz etmek gerekir. Derida ve Lacan’dan etkilenen bu eleştirmenler, biyolojik anlamda kadınlığın “kadın söylemiyle bağıntısını” ve “kadına özgü söylemin özelliklerini” belirlemeye çalışarak “kadınlığın kuramını oluşturma” amacını taşımaktadırlar (Moran, 2003b: 258-259). Feminist eleştirinin, edebiyat tarihinde kadın yazarları farklı dönemlere ayırarak incelemesi de söz konusudur. 1840’tan günümüze değin İngiliz roman tarihini inceleyen Showalter (1977’den aktaran Moran, 2003b: 255-256), kadın romancıların yapıtlarına ilişkin üç evreden söz etmektedir: Birinci Evre (1840-1880): Kadın yazarların erkek yazarları taklit ederek yazdıkları, hatta erkek takma adlar kullandıkları dönemdir. İkinci Evre (1880-1920): Kadın yazarların erkek yazarları artık bilinçli olarak taklit etmedikleri, kadınların uğradığı haksızlıkları feminist tavırla ifade ettikleri protesto dönemidir. Üçüncü Evre (1920 sonrası): Kadın yazarların hem taklidi hem de protestoyu bırakıp kadınlara özgü bir sanat ve estetik ortaya koydukları dönemdir (Showalter 1977’den aktaran Moran, 2003b: 255-256 ve Aksoy, 1997b: 48).
Feminist eleştirinin getirdiği bu yaklaşımlar günümüzde edebiyat incelemesini farklı bir pencereye taşımıştır. Dünyada feminist edebiyat incelemesine ilişkin çok sayıda çalışma vardır. Türkiye’de de bu
tür çalışmalar giderek artmaktadır. Shakespeare’in kadınlara bakış açısı, yapıtlarını inceleyen çeşitli yazarların çalışmalarıyla ortaya konulmuştur. Anne Jameson’a göre yazarın kadın kahramanlarının zekâsı farklı ve daha azdır. Bazı eleştirmenlere göre ise onun feminist görüşleri desteklemesi söz konusudur; örneğin Dusinberre, onun Rönesans feminizminden etkilendiğini, Copelia Kahn yazarın ataerkil sistemdeki evlilikleri eleştirdiğini, Linda Bamber ise komedilerinde onun kadınların tarafını tuttuğunu düşünmektedir. Marksist feminist eleştirmen Eagleton’un eleştirisi ise, Shakespeare’in toplum düzenini aydınlatmadaki yetersizliği üzerinedir (Bakay, 1997:147-175). Birbirinden farklı Shakespeare eleştirilerini içeren yapıtların ortak özelliği; çağının bir tanığı olan yazarın kadına bakış açısını ortaya koymaktır. İngiliz romancı Jane Austen’ın romanlarındaki olay örgüsü “kısıtlı, hatta sıkıcı denebilecek kadar tekdüze” bulunmasına karşın, roman kişilerinin “sınıflarına uygun, ama özgün bir çeşitlilik” gösterdiği kabul edilir (Ceylan, 2004: 61). Bir kadın romancı olarak “toplumsal cinsiyet, cinsellik, kadın hakları, kadına özgü bir roman dili” gibi feminist eleştirinin üzerinde durduğu konular açısından ele alındığında da kolayca sınıflandırılamayan özellikleri olduğunun altı çizilmektedir (Ceylan, 2004: 61). Austen’ı bu bağlamda ele alan Ceylan (2004), yazarın, geleneksel rollerini sürdürüp evlilik kurumuna hazırlanan genç kadınlar olan roman başkişilerini inceler: Austen; romanlarında, “kemikleşmiş” toplumsal cinsiyet öğelerini barındıran bir toplumun gençlerini anlatıyor olmakla beraber, kendi çağının geleneksel değerlerini de “bilinçli ve eleştirel bir gözle” yansıtmaktadır. Kadın yazarları ele alan bir başka çalışma da, Ergun’a (2004) aittir. Ergun’un incelemesinde, Agatha Christie’nin 1930’da yayımlanan Papazın Evinde Cinayet romanı ve romanın başkişisi, dedektif Miss Jane Marple, İngiltere’nin değişen toplumsal koşullarında kadının konumu sorgulanarak, feminist eleştirinin bakış açısıyla ele alınmaktadır. Ergun (2004: 116); romanda, geleneksel imge değiştirilerek erkek yerine kadın getirildiği, mekân ve erk kadınlaştırıldığı halde, “temelde erkek merkezli ve erkeği referans alan nitelikleriyle, ataerkil ve dinsel söylemin hiçbir biçimde sorgulanmaması, tersine, onaylanarak kullanılmasının sürdürülmesi” noktasının altını çizmektedir.
Romanda Cinsiyetçi İdeoloji
Her türlü yazınsal metnin bir söylemi vardır. Bir yazılı metnin yer aldığı dergi ya da gazete gibi araçların kendi görenekleri bulunduğunu ve yeniliklerin bu görenekler içinde düşünüldüğünü ifade eden Belge (1983: 436-439), bir haberde kullanılan “düşmüş kadın” sözcüklerinin kendine göre görenekleri olduğunu belirterek söylem kavramına dikkat çeker. Birbirleriyle kesişen belli klişeler genel bir ideolojiye aittir. Belge söylem kavramını magazin söylemi, artist söylemi, spor söylemi gibi başlıklarla toparlayarak gündeme getirmiştir. Ataerkil ideolojinin, yaşamın her alanında olduğu gibi yazınsal metinlerde de kullandığı bir söylem vardır. Söylem ile cinsiyetçi ideoloji arasındaki ilişkinin kökleri çok derindir. İktidarda olan egemen yazın ideolojisinin hem sağ hem de sol kanat için geçerli olan öğeleri bulunmaktadır. Ahmet Oktay (1982: 31-36); bunları “anlaşılırlık, yasallık, törellik, kurumsallık” olarak sıralamaktadır. Egemen yazın ideolojisi, işçi sınıfına da burjuvaziye de yönelse anlaşılır olmak durumundadır. Anlaşılır olmak için de yasallaşmış biçimleri kullanması gerekir. Törellik kavramı için de, her iki kesimin cinsellik konusuna kuşkuyla yaklaşması örnek verilmektedir. Kurumsallık da, yazının kurumsal yapılar içinde yönetilmesi, denetlenmesi, ödüllendirilmesidir.
Osmanlı romanı, Batılılaşma ile ortaya çıkmış ve Batıya özgü kavramların ve değerlerin topluma aktarılmasına aracılık etmiştir. Bu dönemin edebiyatı, “evlenme usulü, kadına karşı tutum, cariyelik kurumu, ticaret anlayışı” (Moran 2003a: 19-20), “kölelik, özellikle kadının köleliği ve üst sınıf gençliğinin Batılılaşması” (Finn, 2003: 34) gibi toplumsal konuları gündeme getirmiştir. Osmanlı ilk romanı Taaşşuk-ı Talât ve Fitnat, ana konusunun “görücü evliliği” olması nedeniyle dönemin toplumsal sorununu ele almış kabul edilir (Finn, 2003: 3). Romanın eğitici işlevini üstlenen ve Abdülhamit rejimiyle uzlaşınca görüşlerini dinci ve ahlakçı doğrultuda geliştiği ifade edilen Ahmet Mithat bile kadın hakları ve esaret konusunda ileri görüşler savunmaktadır (Moran 2003a: 19-20). İlk Osmanlı romanlarının roman kurgusu, tekniği, anlatı geleneği vb bakımdan eleştirildiği noktalar bulunsa da Türk toplumunu yansıttığı gözlenir. (Finn, 2003). Bu bağlamda, Batılılaşma ile birlikte yeni ortaya çıkan anlatı türü romanın toplumsal ve siyasal bir işlevi olduğu ve bu işlevin kadınların toplumsal sorunlarına yer ayırmakla bir ilki gerçekleştirdiği söylenebilir.
Romanların eleştirmenler tarafından nasıl incelendiği sorusunun yanıtı; eleştirmenin içinde bulunduğu döneme, duruşuna, ideolojisine, dönemin düşünsel birikimine ve bakan gözün ne aradığına göre değişmektedir. Finn (2003), 1872-1900 arası Türk romanını değerlendirirken, roman
örneklerinde Türk toplumunu inceler ve kadınlara toplumun bakışının yanında yazarın bakışını da sunar: Ahmet Mithat Efendi’nin bir yanda “çağcıl kadını” kahraman yapması söz konusuyken öte yanda “sessiz, boynu eğik, edilgin, geleneksel Doğulu” kadın kişilikleri vardır (Finn, 2003: 23-26). İlk roman örneklerinde eş ya da metres olan kadınların, kişisel hırslara sahip kimsenin mutluluğunu istemeyen, doyum peşinde koşan kişiler olması, ekonomik kaygılardan ayrı tutulmayan aşk, kadının ev dışında yaşayabilmesinin olanaksızlığı, ilişkilerdeki egemenlik çatışmaları, Finn’in (2003: 114-116) belirlediği önemli özelliklerdir.
Moran (2003a) da, ideoloji bağlamında yaptığı roman incelemesi ve eleştirisi çalışmalarında Tanzimat döneminin ilk roman örneklerinde “kurban tipi” ve “ölümcül kadın tipi” olmak üzere iki karşıt kadın tipinin varlığından söz eder. Gelişen romanda kurgulanan kadın tipleri zaman içinde değişimler gösterir. 1950 sonrası romanında, Fakirt Baykurt’un Tırpan’ında olduğu gibi, kadınların içinde bulundukları koşulları sorgulayan örnekler de ortaya çıkar. Kadın sorunsalına değinen erkek romancılar bulunsa bile, genel olarak erkek romancıların egemen erkek dilini kullandıkları ve kadınları kendi bakış açıları ile anlattıkları gözlenir.
Kemal Tahir’in romanlarında kadın cinsiyetinin küçümsendiği, kadınlara ilişkin betimlemelerin siyasal bir nitelik taşıyarak “üstünlük ve iktidar” kavramlarını yansıttığı örneği erkek bakış açısını incelemek açısından önemlidir (Oktay, 1982: 148). Vedat Türkali’nin Bir Gün Tek Başına romanı da, egemen erkek ideolojisini yansıtan anlatımlar taşıdığı için eleştirilmektedir: “Erkek almakta, doyurmakta, öğretmektedir” (Oktay, 1982: 148-149). Yaşar Kemal de, erkek egemenliğinin “penis kültü”nü öne çıkaran sözcükler kullandığı için eleştirilen yazarlar arasındadır (Oktay, 1982: 149). Eleştirel bir gözle bakıldığında, erkek romancıların cinsiyetçi ideolojiye dayanan söylemlerini ortaya koyan, çok sayıda örnek bulunabilir.
Feminist edebiyat eleştirisinin kadınlara ait bir dilden ve edebiyattan söz etmesi ile birlikte, kadın romancıların bakış açısıyla olaylara bakmanın bireysel tarihe farklı bir nitelik kazandıracağı söylenebilir. Kadın romancının az olduğu 1950 öncesi romanında Halide Edip ile Suat Derviş’in önemli yeri vardır (Göbenli, 2003). Toplumcu edebiyatın kurucuları arasında yer alan Suat Derviş’in romanlarında “cinsiyet konumuyla sınıf konumunu” birleştirdiği gözlenir (Berktay, 2003: 204-217). Halide Edip de “toplumda yer almasını istediği” kadınları anlatır (Kurdakul, 2002b: 80).
1970’lerden başlayarak sayıca artan ve önemli yapıtlar veren kadın yazarların (Leyla Erbil, Adalet Ağaoğlu, Sevgi Soysal, Pınar Kür, Tezer Özlü) adları duyulur (Göbenli, 2003). Moran’ın (2002b) 12 Mart romanlarını “tarihsel değeri için okunan sosyolojik romanlar” olarak tanımlayıp edebi estetik açıdan eksik bulması karşısında Göbenli (2003), bu değerlendirmenin 1970-1980 arasının kadın yazarları için geçerli olmadığını ifade ederek şu tespiti yapar: “1970’lerin romanlarının içerdiği tek kriter, sol hareketin militanlarının ümitsizliğe düşmeleri değil; aynı zamanda “yeni insan” arayışını da yansıtır. Bu insan siyasallaşmış bir insan olmanın dışında bireysel ve toplumsal sorumluluk üstlenmesini bilen etik ve politik bir duruşa sahip olan bir insandır. Bu “yeni insan” tipolojisi kesinlikle yalnız “sosyalist gerçekliğin” anladığı “olumlu kahraman” tipi değildir. Bu insanın zaafları da vardır. Bununla beraber önemli olan, bireyin toplumsal bir yaratık olarak eylemleriyle ön planda durmasıdır. Bir bütün oluşturan toplumsal gerçekleri bireyin psikolojik gerçekleriyle birlikte anlatma çabası 1980 öncesi romanlarında göz ardı edilemez”
Leyla Erbil, cinselliğin doğal boyutunu ve kadınla erkek arasındaki cinsel uyumu önemseyen, sorunlu cinsellikleri konu edinen, öte yandan da medyanın, reklamların ve filmlerin yaptığı tarzda cinselliğin sömürüsünü de eleştiren bir romancıdır (Dündar, 2004). Erbil’in “iki cinsin eşit koşullar altında oluşturacakları gerçek insanlık dilinin kurulması özlemi”3 duyması duruşunu ortaya koyar (Göbenli, 2003).
Sevgi Soysal’ın Şafak adlı yapıtı, 12 Mart dönemini anlatmaktadır. Moran (2002b: 22-23), romandaki kadın sorunsalını ele alırken şu noktaların altını çizmektedir: Ataerkil toplum kadını cinsel nesne olarak gördüğü için, devrimci kadının yalnız siyasal bakımdan değil ahlaksal bakımdan da suçlu görülmesi söz konusudur. Roman kahramanı Oya’nın polisler tarafından sorgulanırken orospu muamelesi gördüğünün, devrimci kızların copla tecavüze uğradığının anlatılması, “egemen güçler ile devrimciler arasındaki çatışmanın kadın açısından” ele alınmasıdır (Moran, 2002b: 22-25). Oktay
3 Leyla Erbil, Can Kurultay, (1993), Çağdaş Türk Kadın Edebiyatından Kadın Yazarlar, Kadın Eserleri Kütüphanesi Yayınları, İstanbul.
(1982: 149); Şafak için, “Kadının özgürlük isteğinin cinsel özgürlük isteğini de kapsadığını sezen görevlinin cinsiyeti lekelemekle siyasal görüşü de lekelemiş, yoksamış olacağı yolundaki inancın yetkin bir betimlemesi” demektedir. Sevgi Soysal’ın Yürümek romanı da, “egemen ideolojinin kadına, dolayısıyla da cinselliğe bakışını irdelemeyi” amaçlayan bir roman olarak değerlendirilmektedir (Oktay, 1982: 146-147). İlerici çevrelerden bile tepki alan (Oktay, 1982: 146) bu yapıtın, Türk romanında kadın ve kadın yazar bağlamında önemli bir yeri vardır. Oktay’a göre, “Ataerkil ahlak, sorunun bir kadın tarafından ortaya konmasını hazmedememiştir aslında”. Oktay’ın (1982:146-147), kadın romancılara yöneltilen eleştirilere ilişkin görüşleri, erkek egemen bir edebiyat incelemesinin varlığını sorgulamak açısından değerlidir: “Kadının ister yazınsal, ister toplumsal düzeyde olsun, cinsiyet alanında etkileşmesini erkek kendi dünyasına bir saldırı olarak görmekten kurtulamamaktadır. Gerçektir anlatılanların tümü, bilmektedir bunu erkek, hatta bizzat yazmakta ya da düşlemektedir; gelgelelim şudur son kertede söylediği: Uygulaması da benim tekelimde bunların, anlatımı da.”
Bu erkek bakış açısı; Pınar Kür’ün romanlarına eleştiri getirmiş, Leyla Erbil’in romanlarını ise “cinsel öğeler yüzünden pornografik” saymak istemiştir (Oktay, 1982: 147). Fethi Naci, Türkiye’deki romanlara ve edebiyatımıza ilişkin incelemelerinde romanın işlevsel yanını vurgulayan, salt bir anlatı türü olarak değil de, bulundukları tarihsel bağlamla ve yazarlarının toplumsal/siyasal duruşlarıyla birlikte romanları inceleyen bir eleştirmendir. Naci’nin çalışmalarında (2002a, 2002b, 2002c, 2002d), romanlardaki kadın kimliklerine ilişkin derin incelemeler gözlenmemektedir. Naci’nin (2002c: 39), Tomris Uyar’ın Gülümsemeyi Unutma adlı öyküsündeki göğüs betimlemesi ile Manuel Puig’in göğüs betimlemesini karşılaştırmasını anmak gerekir. Bu karşılaştırma, kadın ve erkeğin kadını algılayış ve yansıtışının yani kadına bakışının farkını göstermesi bakımından önemlidir. Naci; iki farklı betimlemeyi verir, bakış farkına dikkat çeker; ama nedenlerini tartışmaz. Naci’nin (2002a) Yüz yılın 100 Romanı yapıtında romanlarını incelediği kadın romancılar; Halide Edib Adıvar, Adalet Ağaoğlu, Sevgi Soysal, Ayla Kutlu, Oya Baydar, Aysel Özakın, Nazlı Eray ve Pınar Kür’dür. Romanların ele alındığı bağlamları ve bu bağlamları yansıtışını, roman tarihimizdeki yerini, tekniğini aydınlatacak eleştiriler yapan Naci’nin bu çalışması, romanın toplumsal işlevi bakımından geleneksel roman eleştirisidir. Cinsiyetçi ideolojinin incelenmesi bakımından bu tür eleştiri biçimi uygun değildir.
Moran’ın (2002a, 2002b, 2003a) edebiyat eleştirilerinde ideoloji ve roman ilişkisi üzerinde durulurken, çalışmalarına konu olan romanlardaki kadın sorunsalı da genel olarak tartışılır. Öte yandan, Moran (2003b) da; edebiyat kuramlarını ele alırken feminist eleştiri kuramına yer vermiş bile olsa, cinsiyetçi ideolojinin derinlemesine incelendiği roman çözümlemeleri yapmamıştır. Günümüzün feminist edebiyat eleştirisi ise; dünyada olduğu gibi Türkiye’de de, romanda kullanılan egemen dilin sorgulanması, romancının cinsiyetçi tutumlarının çözümlenmesi bakımından, diğer eleştiri yöntemlerinden farklı bir yerde durmaktadır. Salt edebiyat eleştirisinin değil siyaset biliminin de inceleme alanıdır roman. Siyaset bilimi disiplininden gelenlerin roman çözümlemesi yapması yeni bir girişim değildir. Etöz ve Işık’ın (2003:157-174) Ahmet Altan’ın Kılıç Yarası Gibi ve İsyan Günlerinde Aşk romanlarını incelemeleri buna örnek gösterilebilir. Bu iki romanın “kimlikler, ideolojiler ve kurumlar” düzleminin yanı sıra toplumsal cinsiyet düzleminde de çözümlemesini yapan Etöz ve Işık; eril/dişil, ruhani/dünyevi, masumiyet/şehvet, kurban/cellat, yaban/ehil, gözeten/gözetilen, askeri/sivil, yöneten/yönetilen, akıl/duygu, isyan/tevekkül gibi ikili karşıtlıkları vurgulamaktadırlar. Bu romanlarda ana doku olarak ortaya konulan erotizmin ve kadın/erkek arasındaki şehvet ilişkisinin “ataerkil söylemin erotikleşme retoriği aracılığı ile yeniden üretilmesine hizmet etmekte” olduğunun altı çizilmektedir (Etöz ve Işık, 2003:166-167).
Feminist eleştiri; erkek romancıların yapıtlarını yeni bir gözle yeniden incelmeye alarak, geleneksel edebiyat incelemesine karşı yeni bir duruş oluşturmuştur. Oğuzertem’in (2004), kadınları “öteki”leştiren, “kişiliksizleştiren” anlatıma örnek olarak Ahmet Altan’ın romanlarını ele aldığı çalışması; cinsiyetçi bakış açısını bir erkek romancıda gözlemek açısından önemlidir. Sözalan (2004) da; Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli (1973) adlı romanını, feminist yapıbozumcu okuma ile ele alarak farklı bir inceleme örneği sergiler. Osmanlı-Türk romanının erken dönemlerinde (Tanzimat, Servetifünun dönemleri ve Cumhuriyet’in ilk yılları) erkek romancıların ortak bir özelliği olarak gözlenen “elinde roman olan kadın karakter” olgusudur. Bu konuyu inceleyen Gürbilek (2004) de; bir köşede roman okuyan kadın karakterin, erkek romancı tarafından “etkilenen” olarak sunulması üzerinde durur ve “sırf kadın olduğu için etkilenmeye yatkın bir varlık” gibi görülmesini toplumsal cinsiyetin kadın/erkek karşıtlığı üzerinden irdeler.
Tansu Bele (1997: 177-202) de; Orhan Pamuk’un Sessiz Ev adlı romanını ele alır ve yazarın cumhuriyet kadınına bakışını inceler. Romanın kadın kahramanı; Cumhuriyet doktoru eşinde simgeleştirilen egemen ideoloji olan “Batılılaşma heveslisi bir yönetim biçimi” olarak sunulan ortamda, cinselliği dahil bütün yaşamsal isteklerini bastıran bir kişidir; kişilikten yoksun, olgunlaşmamış, gelişmemiş, bağnaz, acımasız, katı, insan sevgisinden yoksun olarak sunulur. Romanda Cumhuriyet Türkiye’sinde 1970’lerden başlayarak süren siyasal çatışmanın kökenlerinin Batılılaşma girişimlerinde aranmasının, kişilikleri oluşturan yapının ataerkil gelenek değil de Batılılaşma yolundaki siyasal iktidarın baskıcı gücü olarak gösterilmesinin altını çizen Bele, romanı eleştirir. Kadın kahramanın kişiliğinin Cumhuriyet döneminin kadınını ve toplumu yansıtmadığını, yanlış bir tipleme olduğunu dile getiren Bele (1997: 202), “Batı’nın bilimselliğinin, doğunun mistik inançlarına yenik düşeceğini göstermek amacının, Cumhuriyet kadınının kişiliğinde sergilenmesinin de kadınımız açısından doğru bir gösterim olmadığını” vurgular. Bele’nin çalışması, bir romanda kadına bakışın sunulmasının incelenmesi açısından örnek oluşturmaktadır.
Feminist edebiyat eleştirisi, kadın romancılara da yönelmiştir. Osmanlı kadın hareketinin önde gelen kişilikleri arasında yer alan Halide Edip’in, aynı zamanda bir kadın romancı olarak, çizdiği karakterler aracılığıyla tartışılması; döneminin aydın kadınının duruşunu, toplumsal cinsiyet algısını ortaya koymak açısından önemlidir (Aksoy, 1997b ve Adak, 2004). Halide Edip’in ilk dönem romanlarındaki (1908-1913) toplumsal cinsiyeti ve yazarın bir kadın olarak toplumsal cinsiyete yaklaşımını inceleyen çalışmalardan biri de Adak’a (2004: 161-178) aittir. Halide Edip’in, kendi biyografisi ile benzerlik gösterdiği için, bu dönem romanlarının “otobiyografik roman” olduğu kabul edilir. Bu nedenle, bu yapıtların incelenmesi “20. yüzyıl başında kadın olarak (kendini) yazma sorunsalını” açısından önemli görülür (Adak, 2004:162). Halide Edip’in erken dönem romanlarının toplumsal cinsiyet incelemesinde belirlenen ortak özellikleri şöyle sıralanabilir: Bu romanların hepsinde “ideal kadın” olarak sunulan başkişiler vardır. İdeal kadın üzerine kurulu olsalar da bu romanların anlatıcısı, ne bu ideal kadın karakterdir ne de kadındır. Yazar, erkek anlatıcı kullanırken otobiyografik özellikleri gizlemeye çalışmaktadır. Ayrıca, o dönemde metindeki güvenilirliği sağlayanın, anlatıcının cinsiyeti olması söz konusudur. “ (…) “kadın anlatıcı”nın ifadesi okur tarafından belki de aynı güvenilirliğe layık görülmeyecektir” (Adak, 2004: 163). İdeal kadına gösterilen empati, diğer kadın karakterlere gösterilmemektedir. İdeal kadını üstün özellikleri, diğer kadın karakterler üzerinden ölçülmektedir (Adak, 2004: 164-165). “Erkek anlatıcı”, kadınlar için tabu olan cinsellik üzerine yazmayı kolaylaştırmaktadır. Erkek anlatıcı “arzunun öznesi” olsa da, bu erkeğin arzusu “kadınları nesneleştirmemek için” cinsellikten arındırılmaktadır. Cinselliği bastırılan “iyi niyetli” erkek karakter ve cinselliği abartılı yaşayan “kötü erkek” karakter karşıtlığı göze çarpmaktadır (Adak, 2004: 168-170). Bu romanlarda, kadınları güçlendiren ve erkekleri güçsüzleştiren “fitne” öğesi belirgindir. Fitne; ideal kadınının erkek üzerindeki gücü olarak tanımlanır; kadının fiziksel özellikleri üzerinden değil, aklı ve eğitimi üzerinden anlatım bulur. Halide Edip’in, Osmanlı romanının marjinalize edilmiş olan alafranga kadın karakteri ya da İslami söylemin nesneleştirilmiş kadını olarak var olan fitne anlayışını dönüştürdüğü kabul edilir. Yazarın kendisiyle özdeşleştirilebilecek “ideal kadın” karşısında, erkek anlatıcı benliğini aşkı nedeniyle yitirmektedir. Bu durumun, yazar için ego tatmini işlevi gördüğü kabul edilir. Erkeğin “histerik, çocuksu ve aşırı duygusal, kendini reddeden bir yapıya” bürünmesi ve baştaki siyasal/toplumsal misyonundan giderek uzaklaşarak kendisini salt kişisel/özel alanda tanımlaması karşısında, ideal kadın (Adak, 2004: 175-178).
Adak’ın Halide Edip’in romanlarına ilişkin sıralanan bu çözümlemeleri, romanda toplumsal cinsiyet araştırmaları açısından öğretici bir örnek olarak kabul edilebilir. Nazan Aksoy (1997b: 39-49); Showalter’in (1977) kadın edebiyatına ilişkin tanımladığı üç evreyi kaynak alarak Halide Edip’in romanlarını inceler. Aksoy, Halide Edip’i -romanlarındaki kadın kimlikleri, kadın edebiyatının ikinci dönemine özgü özellikler taşısa bile- erkek yazarların taklit edildiği birinci evreye oturtmaktadır.
Kadın romancıları inceleyen bir eleştirmen de Bele’dir. Bele’nin Adalet Ağaoğlu’nun Ölmeye Yatmak adlı romanına ilişkin bir incelemesi vardır. Romanın başkahramanı, “aydın”, “sosyalist” ve “ilerici” bir toplumbilim profesörü olarak tanımlanan bir kadındır. Ölmeye karar veren bu kadının “kadın kimliğinin düştüğü bunalım, gerçekte bir aydının çözülen toplumsal değerler önünde düştüğü yalnızlık”, “Batılı eğitim görmüş olarak nasıl bocalamalara düştüğü” ele alınmaktadır romanda. Bele; çeşitli eleştirmenlerin de yorumlarına yer vererek bu kadın kimliğini ve Ağaoğlu’nun bu kimliği
sunuşunu değerlendirir; günümüzde Türkiye’de kadınların çektiği acının okumaları yüzünden değil de “ataerkilliğin kamçısından henüz kurtulamadığı için” olduğunun ve romanda kadın sorunsalına tek yanlı bir tutumla yaklaşıldığının altını çizer (Bele, 1996: 129-151). Kadın romancıların incelendiği diğer örnekler arasında, kadın romancılarda “büyüme-bilinçlenme romanları”nın (Bildungsroman)4 örneklerinin ele alınması (Parla, 2004) ile Latife Tekin’in yapıtlarında “beden” olgusunun çözümlenmesi (Irzık, 2004) sıralanabilir.
Cinsiyetçi ideolojinin Türk romanındaki varlığının incelendiği bu bölümde, feminist eleştirinin erkek ve kadın romancıların yapıtlarını ele aldığı bazı örneklere yer verilmiştir. Cinsiyetçi ideoloji, egemen dille kurumları yeniden üretir ve kişilik gelişimi sırasında tutumları oluştururken, kadın/erkek karşıtlığı ile birlikte pek çok karşıtlığı da kadın ve erkeği nitelemek için kullanmaktadır. Bir roman incelemesi yaparken bu karşıt kavramların gözden geçirilmesi gerekir.
KAYNAKÇA
1. Adak, Hülya, (2004), “Otobiyografik Benliğin Çok-Karakterliliği: Halide Edib’in İlk Romanlarında Toplumsal Cinsiyet”, Kadınlar Dile Düşünce, (Der. Sibel Irzık, Jale Parla), İletişim Yayınları, İstanbul, 161-178.
2. Aksoy, Nazan, (1997a), “Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış’ın Çeşitli Yönleri”, Berna Moran’a Armağan, Türk Edebiyatına Eleştirel Bir Bakış, (Yayına Haz. Nazan Aksoy ve Bülent Aksoy, İletişim Yayınları, İstanbul, s.21-33.
3. Aksoy Nazan, (1997b), “Halide Edip Adıvar’ın Seviye Talip’inde Kadın Kimliği”, Berna Moran’a Armağan, Türk Edebiyatına Eleştirel Bir Bakış, Yayına Haz. Nazan Aksoy ve Bülent Aksoy, İletişim Yayınları, İstanbul, s.39-49.
4. Aytaç, Gürsel, (2003), Karşılaştırmalı Edebiyat Bilimi, Say Yayınları, İstanbul.
5. Bakay, Gönül, (1997), “Shakespeare ve Kadınlar”, Kadın Gerçeklikleri, Ed: Necla Arat, Say Yayınları, İstanbul, s.147-175.
6. Bele, Tansu, (1996), “Ölmeye Yatmak: Bir Aykırılığın Romanı”, Kadın Gerçeklikleri, Ed: Necla Arat, Say Yayınları, İstanbul, s.129-151.
7. Bele, Tansu, (1997), “Orhan Pamuk’un Cumhuriyet Kadınına Bakışı ve Sessiz Ev”, Kadın Gerçeklikleri, Ed: Necla Arat, Say Yayınları, İstanbul, s.177-202.
8. Belge, Murat, (1983), Tarihten Güncelliğe, Alan Yayıncılık, İstanbul.
9. Belge, Murat, (1997), “Üçüncü Dünya Ülkeleri Edebiyatı Açısından Türk Romanına Bir Bakış”, Berna Moran’a Armağan, Türk Edebiyatına Eleştirel Bir Bakış, (Yayına Haz. Nazan Aksoy ve Bülent Aksoy, İletişim Yayınları, İstanbul, s.21-33.
10. Berktay, Fatmagül, (2003), Tarihin Cinsiyeti, Metis Yayınları, İstanbul.
11. Ceylan, Deniz Tarba, (2004), “‘Sıradan’ Kadınların Yazarı Jane Austen”, Kadınlar Dile Düşünce, (Der. Sibel Irzık, Jale Parla), İletişim Yayınları, İstanbul, s.59-106.
12. Ecevit, Yıldız, (2002), Türk Romanında Postmodernist Açılımlar, İletişim Yayınları, İkinci Baskı, İstanbul.
13. Ergun, Zeynep, (2004), “Papazın Evinde Cinayet: Yeni Yüzyılda Eski İngiliz Kadını”, Kadınlar Dile Düşünce, (Der. Sibel Irzık, Jale Parla), İletişim Yayınları, İstanbul, s.107-143.
14. Ertuğrul, Kürşad, (2003), “Türkiye Modernleşmesinde Toplumsal ve Bireysel Özerklik Sorunu: Oğuz Atay ve Orhan Pamuk’la Düşünmek”, Doğu Batı, Sayı: 22, Ankara, s.89-103.
15. Etöz, Zeliha; Işık, Nurhan Erol, (2003), “ ‘Doğu ve Batı’nın Dayanılmaz Hafifliği: Ahmet Altan’ın ‘Kılıç Yarası Gibi’ ve ‘İsyan Günlerinde Aşk’ Adlı Romanlarının Anlam Dünyası”, Doğu Batı, Sayı: 22, Ankara, s.157-174.
16. Göbenli, Mediha, (2003), “1980 Öncesi ve Sonrası Kadın Yazınının Karşılaştırmalı Bir İncelemesi”, Edebiyat ve Eleştiri, Sayı: 67, Ankara, s. 19-28.
17. Gürbilek, Nurdan, (2004), “Erkek Yazar, Kadın Okur”, Kadınlar Dile Düşünce, (Der. Sibel Irzık, Jale Parla), İletişim Yayınları, İstanbul, s.275-305.
18. Humm, Maggie, (2002), Feminist Edebiyat Eleştirisi, (Çev. Gönül Bakay ve diğerleri), Say Yayınları, İstanbul.
19. Irzık, Sibel, (2004), “Latife Tekin’de Beden ve Yazı”, Kadınlar Dile Düşünce, (Der. Sibel Irzık, Jale Parla), İletişim Yayınları, İstanbul, s.201-223.
20. Irzık, Sibel; Parla, Jale, (2004), Kadınlar Dile Düşünce, Edebiyat ve Toplumsal Cinsiyet, İletişim Yayınları, İstanbul.
21. Kayalı, Kurtuluş, (2003), “Siyaset Kıskacından Biçimcilik Kıskacına Tarihsel ve Sosyolojik Damarını Kaybetme Tehlikesi Sınırlarında Gezinen Türk Edebiyatı”, Doğu Batı, Sayı: 22, Ankara, s.78-88.
22. Kurdakul, Şükran, (2002b), Çağdaş Türk Edebiyatı 2: Meşrutiyet Dönemi 2, Evrensel Basım Yayın, Beşinci Basım, İstanbul.
23. Millet, Kate, (1987), Cinsel Politika, (Çev. Seçkin Selvi), Payel Yayınları, No: 30, İkinci Baskı, İstanbul.
24. Moran, Berna, (2002a), Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 2, İletişim Yayınları, Dokuzuncu Baskı, İstanbul.
25. Moran, Berna, (2002b), Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 3, İletişim Yayınları, Altıncı Baskı, İstanbul.
26. Moran, Berna, (2003a), Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 1, İletişim Yayınları, Onbeşinci Baskı, İstanbul.
27. Moran, Berna, (2003b), Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, İletişim Yayınları, Dokuzuncu Baskı, İstanbul.
28. Naci, Fethi, (2002a), Yüzyılın 100 Romanı, Adam Yayınları, Dördüncü Basım, İstanbul.
29. Naci, Fethi, (2002b), Türk Romanında Ölçüt Sorunu, Eleştiri Günlüğü I (1980-1986), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul.
30. Naci, Fethi, (2002c), Gücünü Yitiren Edebiyat, Eleştiri Günlüğü II (1986-1990), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul.
31. Naci, Fethi, (2002d), Roman ve Yaşam, Eleştiri Günlüğü III (1991-1992), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul.
32. Oğuzertem, Süha, (2004), “Taklit Aşklardan Taklit Romanlara: Genel Kadın Yazarlığı”, Kadınlar Dile Düşünce, (Der. Sibel Irzık, Jale Parla), İletişim Yayınları, İstanbul, s.227-250.
33. Oktay, Ahmet, (1982), Yazın, İletişim, İdeoloji, Adam Yayıncılık, İstanbul.
4 19. yüzyılda Batı’da bireyin büyümesini ve bilinçlenmesini anlatan romanlara “Bildungsroman” denilmektedir.Türk romanında bu tür anlatımın örnekleri; erkek romancılar arasında pek görülmezken (Tanpınar’ın Huzur’u, Atay’ın Tutunamayanlar’ı ve Orhan Pamuk’un romanları Bildungsroman kabul edilir), kadın romancıların hemen hepsinde görülmektedir. Bu gözlemden, “erkek yazarların erkek kahramanlarının gelişim öyküleri ile kadın yazarların kadın kahramanlarının gelişimiyle ilgilendikleri kadar ilgilenmedikleri” yorumu çıkarılmaktadır (Parla, 2004: 180).
34. Showalter, Elaine, (1977), A Literature of Their Own, Princeton University Press, s.11’den aktaran Moran, Berna, (2003b), Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, İletişim Yayınları, Dokuzuncu Baskı, İstanbul.
35. Sontag, Susan, (1991), Sanatçı: Örnek Bir Çilekeş, (Yayına Hazırlayanlar: Yurdanur Salman, Müge Gürsoy), Metis Yayınları, İstanbul.
36. Sözalan, Özden, (2004), “Anayurt Oteli’nde Geceleyen Kadın”, Kadınlar Dile Düşünce, (Der. Sibel Irzık, Jale Parla), İletişim Yayınları, İstanbul, s.251-274.
37. Tekcan, Rana, (2004), “Sessiz Sedasız Yaşayanlar: Biyografide Kadın”, Kadınlar Dile Düşünce, (Der. Sibel Irzık, Jale Parla), İletişim Yayınları, İstanbul, 145-156.
38. Türker, Ebru Aykut, (2003), “Feminist Edebiyat Eleştirisi”, Hece, Eleştiri Özel Sayısı, Sayı-77/78/79, Ankara, s.293-305.