VUSLAT

Aslı Zorba

         Güneş batmıştı. Yavaş yavaş evine yürüyordu. Bozkırın karanlık soğuğu kendini hissettiriyor, ayağının altında ezilen karların sesi kulaklarında yankılanıyordu. Dükkânı kapatmasına yakın gelen mal sahibiyle yaptığı tatsız konuşma canını sıkmıştı. Yandaki dükkanla beraber onun dükkanını da satışa çıkardığını söylemeye gelmişti adam. Kendi istekli değilmiş ama oğullarının ihtiyacı varmış. Evlat sıkıntıda olunca kabullenmiş o da. Utana sıkıla veriyordu haberi. 30 yıllık mal sahibi. Hiçbir sorun yaşamamışlardı. En sıkışık zamanında bile yardımcı olmuştu Orhan Amca’ya. Hanımını kaybettiği ay hiç iş yapamamış “Bu ayın kirası da benim hediyem olsun be Orhan Sıkma canını.” demişti. Dükkânı boşaltmak bir yana şimdi kim bir semerciye dükkanını kiralardı.
Eve varmıştı. Kendi gibi yaşlı kangalı onu görünce ayaklanıp yavaş yavaş yanına yaklaştı. “Beni mi bekledin Paşa? Girsene kulübene? Hava buz gibi.” dedi. “Su kabın da kirlenmiş. Saime Annen olsa bu hale gelir miydi bu? Paşa’nın su kabını aldı. Bahçedeki çeşmede yıkayıp kulübesine koydu. “Haydi sen evine ben evime.” Evinin kapısını zorlayarak açtı. “Bir değiştiremedim şunu. Bir gün kapıda kalıp geceyi senin kulübende geçireceğim.” dedi. Eve girip lambasını yaktı. Saime Teyze öldüğünden beri çok ıssız gelmeye başlamıştı ev. Duvarlar üstüne üstüne geliyor yüreği sıkışıyordu. Yine aynı sıkışmayı hissetti. Sobanın yanında duran kömür tenekesinden kömür alıp attı ateşe. Sönmeye yüz tutmuş ateşi demir çubuğuyla hareketlendirip odunları da koydu. Üstünü değiştirip gelene kadar alev almıştı odunlar. Emektar güğümüne su koyup ateşin yanına bıraktı.
Canı bir şey yemek istemiyordu. Sobanın karşısındaki somyaya oturup ateşi izlemeye başladı. Elindeki nasırlara kaydı gözü. Düşüncelere daldı. Babası onu bir semercinin yanına işe verdiğinde daha 11 yaşındaydı. 14 yaşındayken kalfa oldu; 20’sinde kendi dükkanını açtı. Elinde çuvaldızla geçen 65 yıl. O çuvaldızla yuva kurmuş, çocuk okutmuştu. Oğlu bankacı, iki kızı hemşire olmuştu. Evlenmiş yuva kurmuşlardı. En büyük torunu bu sene Tıp Fakültesi’ni kazanmıştı. Kollarında can veren güzel gözlü Saime’sine gitti aklı. “Ah be Saime Sultan. Sen de görseydin bu günleri ne vardı? Hiçbir şey yapmasak yan yana otururduk. Soluğun yeterdi.” Dedi. Gözleri doldu.
Geçen hafta dükkanına uğrayan oğluyla yaptığı konuşma geldi aklına. “Yeter be baba. Daha ne kadar çalışacaksın. Otur dinlen evinde. Ben varım, Nuran var Ayşe var. Biraz da emekliliğin keyfini sür.” demişti oğlu. “Ev beni boğar yapamam. Allah dur diyene kadar işimin başına gelir, giderim. Bana da meşgale olur.” diye cevap vermişti. Yerin kulağı var diye boşuna dememişler. Oğluyla yaptığı muhabbetin sıcaklığı gitmeden dükkânın satış haberini almıştı. “Allah dur diyor herhalde” dedi kendi kendine. Sobanın yanında duran çevirmeli yeşil ev telefonunun başına gitti. Duvarda asılı kağıtta büyük harflerle yazılmış isimlerden oğlununkini buldu. Yazılı numaraları çevirdi. Telefonu gelini açtı.
“Hatice kızım ben Orhan.”
“Nasılsın baba?”
“İyiyim çok şükür kızım. Sen nasılsın?”
“Biz de aynı koşuşturma.”
“Kemali versene kızım az bir şey konuşucam.”
“Daha gelmedi baba. Acil bir şey varsa bana söyle. Ararım cep telefonundan onu.”
“Yok kızım bir aciliyet. Yarın dükkândan ararım onu. Sağolasın. Hayırlı akşamlar.”
“Erken gelirse aratırım. Hayırlı akşamlar baba.”
“Belki de iyi oldu evde olmadığı diye düşündü. Şimdi hemen dükkânı boşaltmaya, beni emekli etmeye niyetlenirdi. Yarın sakin kafayla konuşurum daha iyi olur. Sabah ola hayrola.” Dedi kendi kendine. Saime Teyze böyle zamanlarda ona “İçin daralmış yine senin. Az dolaş rahatlarsın.” der kafasıyla kapıyı gösterirdi. “Ah Saime Sultan!” dedi gözleri doldu. Duvardaki saati gördü. Yatsı namazının vakti gelmişti. Sobanın yanına bıraktığı güğümü alıp abdest almak için banyoya yöneldi.
Abdestini alıp namazını kıldıktan sonra sobanın başına geldi. Ateş sönmek üzereydi. Ateşi hareketlendirip kömür attı. Böyle yaptığında “Yapma herif şöyle. Zehirleyeceksin bizi.” diye söylenirdi Saime Teyze. “Beraber göçeriz fena mı? Acısız, sıkıntısız yan yana…” diye cevaplardı onu Orhan Amca. Karısının duvarda asılı mor yemenili fotoğrafının başına geldi. “Zehirlenmedik de ne oldu Saime Sultan, bıraktın beni gittin. Bu herif bensiz ne yapar demedin. Şu sessizlik adamı zehirlemez mi sandın?” dedi. Gözleri dolmuştu yine. Somyaya uzandı ateşi izleye izleye uykuya daldı. Rüyasında Saime Sultan’la yan yana çay içiyorlardı. Orhan Amca
“Hanım acımış bu çay.”
dedi.
“Çay acımadı Orhan Bey. Sen geç geldin.”
diye cevapladı onu Saime Teyze. Ne dakikalardır çalan telefonun sesini duydular ne de kapıda uluyan Paşa’yı.