GÜZİDE BİR DİLEK

GÜZİDE BİR DİLEK

 

          Babası olduğunu öğrenince tedirgin olarak içeri buyur ettiğim alkol  almaktan burnu kızarmış, bu yaşlıca Beyefendi neden benimle ev arkadaşım Narin hakkında konuşmak istiyordu?

        “Güzide Güzin Hanımefendi’ciğim, kıymetli vaktinizden çalmak istemezdim. Ancak takdir edersiniz ki bir baba evladının istikbalinin kararmasına göz yumamaz. Kızım diye söylemiyorum, Narin çok aklı başında bir kızdır,  kafasına koyduğunu yapar… O da rahmetli annesi Refika gibi istikrarlıdır. Refika, ailesinin onu evlatlıktan reddetmesine rağmen benimle evlenmişti. Narin’in doğumuyla ailesiyle barışmıştık ya karım benimle evlenerek ailesinin zenginliğinden mahrum kalmıştı. Boşuna “kısas kıyamete kalmaz” dememişler güzide Güzin Hanımefendi’ciğim, Refika nasıl ailesini karşısına alıp paradan puldan vazgeçtiyse Narin evladım da beni dinlemiyor. O uyuşturucu bağımlısı, zengin aile çocuğu, şımarık hovarda  Yusuf’la görüşmeye devam ediyor. Onu çok seviyor anlaşılan. Ama güzide Güzin Hanımefendi’ciğim, eğer yardım etmezseniz ve Yusuf’la  evlenirse güzel kızımın hayatı mahvolacak!”

 

Daha önce karşılaşmadığım, hantal görünüşüne aykırı olarak kibarlıktan kırılacakmış gibi konuşan bu adamın bana sürekli güzide Güzin Hanımefendi olarak hitap etmesine gülesim geliyordu. Neredeyse  “ Güzide  Fahrettin Beyefendi, benim adım Güzide değil, Güzin”  diyerek pot kıracaktım. Adamın benden arkadaşımın özel hayatına karışmamı istemeye ne hakkı vardı? Narin’in sömestr tatillerinde bile eve dönmemek için bahaneler yarattığının farkındaydım. Cici annesi Kezban’la telefonda nezaketen görüştüğünü biliyordum. Ama bu sömestr baba evine  dönmüş, bütün tatilini orada geçirmişti. Demek ki Yusuf onu baba ocağına döndürmüştü. Narin’in Yusuf’u ne kadar   sevdiğini biliyordum. Evde sürekli ondan gelen çiçekler vazolarda durur, çikolata kutuları hiç eksilmez. Yine de Yusuf’un  onu ailesinden istettiğini ve reddettiklerini bilmiyordum. Zengin bir  ailenin varisi olan Yusuf ailenin tek erkek çocuğuymuş. Ancak uyuşturuya alışmış, o yüzden okulu terk etmiş. Ben onu  lüks spor arabalarla gezen, sessiz, nazik biri olarak  tanımıştım.

“Boşuna “kısas kıyamete kalmaz” dememişler güzide Güzin Hanımefendi’ciğim. Eğer yardım etmezseniz onunla  evlenirse kızımın hayatı mahvolacak. Refika nasıl ailesini karşısına alıp paradan puldan vazgeçtiyse sevgili Narin’im de beni dinlemiyor da Yusuf’la görüşmeye devam ediyor. Allah korusun, kızımı da uyuşturucu belasına bulaştırıverir… Zaten bu sömestr derslere devam etmemiş, sınıfta kalacak ya yine de eve dönmemiş. Sen en yakın arkadaşısın, seni dinler. Onu bu evlilik sevdasından vazgeçirsen…”

Aynı sözleri tekrar edip duruyor. Ben bu konuda Narin’le empati kuramıyorum. Babam, ben  doğmadan önce ölmüş. Beni anneannem büyüttü. Anneciğim canını dişine takarak çalışıp bizim geçimimizi sağlıyor. Narin çok farklı, annesini kaybedince, babasını Kezban Hanım’la paylaşmakta zorlandı sanırım. Ama hayat devam ediyor. Hacı Emmi karısını gömerken takkesini düzeltirmiş. Adam da evlenmiş, çoluk çocuğa karışmış. Narin’in dört kardeşi varmış. Onların varlığını babası anlatılınca öğrendim. Narin, isimlerini bile bilmediğim bu kardeşlerinden hiç bahsetmez. Analığı çok tutumluymuş. Çocukluğunda Kezban Hanım zeytinleri tabağına sayarak koyarmış. O yüzden  kızcağız kahvaltıda  en çok zeytin yemeyi seviyor. Kezban’ın  cimriliğinden dert yansa da harçlık açısından sıkıntı çektiğini görmedim. Yoksa zengin bir aileye gelin olmayı mı düşünüyor? Yusuf’a körkütük aşık mı, değil mi? Bilemiyorum. Yusuf yakışıklı, güzel  yeşil gözleri var, ancak bakışları  cansız, sanki kendi içine çekilmiş gibi. Narin’i görmek için çok sık şehre geliyor, işler güçler onu pek ilgilendirmiyor anlaşılan.

Empati kuramıyorum dediysem de ben  aşık olsam evlenmeye karar  verecek olsam, ev arkadaşım da olsa Narin bana gelip evlenme dese, hoş karşılayabilir miyim? Kızmasam bile ona bu benim problemim der, onu ilgilendirmeyeceğini söylemez miyim?

Halbuki o çok rahat kendisini benim yerime koyabiliyor. Ferhat’la benim ayrılmamıza Ferhat’ın değil, benim yol açtığımı söylemişti. Ben Ferhat’ın oturmamış bir kişiliği olduğunu, daha olgunlaşmadığını söylediğimde “Kızım sen kendine erkek arkadaş değil, baba arıyorsun”, diyerek geçmişime ayna tutmamış mıydı?

Babası beni sorguya çekiyor. Kem küm ediyorum. Düşünüyorum da final zamanı kendi derdime düştüğümden onunla ilgilenememiştim. Sabahları tek başıma kahvaltı edip evden fırladığımdan çoktandır okula beraber gitmediğimizi anımsıyorum. Eve geldiğimde onu saçı başı dağılmış  görüyordum. Yusuf geldiğinde zaten dışarda oluyordu. O da sık sık Narin’i görmeye geldiğinden arkadaşımdaki değişiklikler dikkatimden kaçmış olmalı. Adam sorguya çekmeğe devam ediyor.

“Aslında Narin’e gönderdiğim harçlıkta bir değişiklik olmadı, senden borç istediği falan oldu mu? “

 “Bir kez oldu ama hemen ödedi. “

 “Ay başında mı ödedi?”

                “ Hayır iki gün sonra verdi. Neden?”

                 “Yusuf’tan almış olmalı! Her neyse bu günlerde sinirli mi ?”

                 “Yok, aslında çok beraber olamadık malum finaller “

                 “Ama o finallere devamsızlığı yüzünden  girememiş. Bu günlerde zayıflayıp  kilo verdi mi?”

    “Hayır, niçin soruyorsunuz? “

Adam acaba kızı dersleri ektiğine göre  uyuşturucuya başlamış mıdır diye mi düşünüyor? Yusuf her gün buraya gelmiyor ki. Derslere ilgisinin azalması, uyuşturucuya başlamasından kaynaklanıyor olabilir mi? Ama Yusuf uyuşturucu kullanıyorsa o Narin’in sorunu. Madem ki seviyor, Yusuf’u  tedavi olmaya ikna etsin. Ben ne karışırım. Adama bunu anlatmağa uğraşıyorum.

“Güzide Güzin Hanımefendi’ciğim, ailesi Yusuf’u  bu beladan kurtulması için bir kliniğe yatırmış, ama onun  S… beldesinde bir kızla beraber gezdiğini duyunca alıp gelmişler. Aman yarabbi, yanındaki kız belki de Narin’di. Biz onu okulda zannederken… Durduk yerde yanıma kahyasını gönderip kızımla evlenmesini artık düşünmediklerini söyletmesi bu olaydan kaynaklanıyor olabilir.”

O sanki beni duymuyor. Kendi kendine konuşur gibi. Akranların söylediklerinin daha etkili olacağını duymuş. Beni dinlerse Yusuf’u bırakır diye zorlayıp duruyor.

“Bak  Güzin Hanım kızım, sömestr tatili geldi. Sen ve Narin’i bir kayak merkezine göndersem beraber tatil yapsanız, Yusuf’tan Narin’i uzaklaştırsak. Narin seni sever, bizleri dinlemese bile sana açılır. Sen de onu bu evliliği artık Yusuf’un ailesinin de istemediğini anlatıp onu bu  evlilik sevdasından  vaz geçirsen…”

Kardeşim gibi sevdiğim Narin’e bu konuda baskı yaparak evlenmemesini söylesem mi? Tatil iyi fikir ancak Narin Yusuf’u bırakıp benimle tatile  gelir mi? Benim  hayalini bile kuramayacağım,  parasını asla sağlayamayacağımı tahmin edeceği  bu tatile gelir mi? Babasının deyimiyle sonradan pişman olacağı bu evliliği yaparak geleceğini heba etmemesini söylesem mi? Ama  Narin kimseyi dinlemez ki, kendi kafasının dikine gider boşu boşuna kızla aramı bozmasam mı, Bu onun hayatı, ben onun özel yaşamına ne hakla müdahale edebilirim ki.  Bu konuda düşünmesini sağlamakta bu tatilin bir yararı olur mu, siz  ne dersiniz?                                                                               

                                                                                                Fadime Tekelioğlu

 

 

 

   

 

    

VUSLAT/Kıvılcım Öykü/Aslı Zorba

VUSLAT

Aslı Zorba

         Güneş batmıştı. Yavaş yavaş evine yürüyordu. Bozkırın karanlık soğuğu kendini hissettiriyor, ayağının altında ezilen karların sesi kulaklarında yankılanıyordu. Dükkânı kapatmasına yakın gelen mal sahibiyle yaptığı tatsız konuşma canını sıkmıştı. Yandaki dükkanla beraber onun dükkanını da satışa çıkardığını söylemeye gelmişti adam. Kendi istekli değilmiş ama oğullarının ihtiyacı varmış. Evlat sıkıntıda olunca kabullenmiş o da. Utana sıkıla veriyordu haberi. 30 yıllık mal sahibi. Hiçbir sorun yaşamamışlardı. En sıkışık zamanında bile yardımcı olmuştu Orhan Amca’ya. Hanımını kaybettiği ay hiç iş yapamamış “Bu ayın kirası da benim hediyem olsun be Orhan Sıkma canını.” demişti. Dükkânı boşaltmak bir yana şimdi kim bir semerciye dükkanını kiralardı.
Eve varmıştı. Kendi gibi yaşlı kangalı onu görünce ayaklanıp yavaş yavaş yanına yaklaştı. “Beni mi bekledin Paşa? Girsene kulübene? Hava buz gibi.” dedi. “Su kabın da kirlenmiş. Saime Annen olsa bu hale gelir miydi bu? Paşa’nın su kabını aldı. Bahçedeki çeşmede yıkayıp kulübesine koydu. “Haydi sen evine ben evime.” Evinin kapısını zorlayarak açtı. “Bir değiştiremedim şunu. Bir gün kapıda kalıp geceyi senin kulübende geçireceğim.” dedi. Eve girip lambasını yaktı. Saime Teyze öldüğünden beri çok ıssız gelmeye başlamıştı ev. Duvarlar üstüne üstüne geliyor yüreği sıkışıyordu. Yine aynı sıkışmayı hissetti. Sobanın yanında duran kömür tenekesinden kömür alıp attı ateşe. Sönmeye yüz tutmuş ateşi demir çubuğuyla hareketlendirip odunları da koydu. Üstünü değiştirip gelene kadar alev almıştı odunlar. Emektar güğümüne su koyup ateşin yanına bıraktı.
Canı bir şey yemek istemiyordu. Sobanın karşısındaki somyaya oturup ateşi izlemeye başladı. Elindeki nasırlara kaydı gözü. Düşüncelere daldı. Babası onu bir semercinin yanına işe verdiğinde daha 11 yaşındaydı. 14 yaşındayken kalfa oldu; 20’sinde kendi dükkanını açtı. Elinde çuvaldızla geçen 65 yıl. O çuvaldızla yuva kurmuş, çocuk okutmuştu. Oğlu bankacı, iki kızı hemşire olmuştu. Evlenmiş yuva kurmuşlardı. En büyük torunu bu sene Tıp Fakültesi’ni kazanmıştı. Kollarında can veren güzel gözlü Saime’sine gitti aklı. “Ah be Saime Sultan. Sen de görseydin bu günleri ne vardı? Hiçbir şey yapmasak yan yana otururduk. Soluğun yeterdi.” Dedi. Gözleri doldu.
Geçen hafta dükkanına uğrayan oğluyla yaptığı konuşma geldi aklına. “Yeter be baba. Daha ne kadar çalışacaksın. Otur dinlen evinde. Ben varım, Nuran var Ayşe var. Biraz da emekliliğin keyfini sür.” demişti oğlu. “Ev beni boğar yapamam. Allah dur diyene kadar işimin başına gelir, giderim. Bana da meşgale olur.” diye cevap vermişti. Yerin kulağı var diye boşuna dememişler. Oğluyla yaptığı muhabbetin sıcaklığı gitmeden dükkânın satış haberini almıştı. “Allah dur diyor herhalde” dedi kendi kendine. Sobanın yanında duran çevirmeli yeşil ev telefonunun başına gitti. Duvarda asılı kağıtta büyük harflerle yazılmış isimlerden oğlununkini buldu. Yazılı numaraları çevirdi. Telefonu gelini açtı.
“Hatice kızım ben Orhan.”
“Nasılsın baba?”
“İyiyim çok şükür kızım. Sen nasılsın?”
“Biz de aynı koşuşturma.”
“Kemali versene kızım az bir şey konuşucam.”
“Daha gelmedi baba. Acil bir şey varsa bana söyle. Ararım cep telefonundan onu.”
“Yok kızım bir aciliyet. Yarın dükkândan ararım onu. Sağolasın. Hayırlı akşamlar.”
“Erken gelirse aratırım. Hayırlı akşamlar baba.”
“Belki de iyi oldu evde olmadığı diye düşündü. Şimdi hemen dükkânı boşaltmaya, beni emekli etmeye niyetlenirdi. Yarın sakin kafayla konuşurum daha iyi olur. Sabah ola hayrola.” Dedi kendi kendine. Saime Teyze böyle zamanlarda ona “İçin daralmış yine senin. Az dolaş rahatlarsın.” der kafasıyla kapıyı gösterirdi. “Ah Saime Sultan!” dedi gözleri doldu. Duvardaki saati gördü. Yatsı namazının vakti gelmişti. Sobanın yanına bıraktığı güğümü alıp abdest almak için banyoya yöneldi.
Abdestini alıp namazını kıldıktan sonra sobanın başına geldi. Ateş sönmek üzereydi. Ateşi hareketlendirip kömür attı. Böyle yaptığında “Yapma herif şöyle. Zehirleyeceksin bizi.” diye söylenirdi Saime Teyze. “Beraber göçeriz fena mı? Acısız, sıkıntısız yan yana…” diye cevaplardı onu Orhan Amca. Karısının duvarda asılı mor yemenili fotoğrafının başına geldi. “Zehirlenmedik de ne oldu Saime Sultan, bıraktın beni gittin. Bu herif bensiz ne yapar demedin. Şu sessizlik adamı zehirlemez mi sandın?” dedi. Gözleri dolmuştu yine. Somyaya uzandı ateşi izleye izleye uykuya daldı. Rüyasında Saime Sultan’la yan yana çay içiyorlardı. Orhan Amca
“Hanım acımış bu çay.”
dedi.
“Çay acımadı Orhan Bey. Sen geç geldin.”
diye cevapladı onu Saime Teyze. Ne dakikalardır çalan telefonun sesini duydular ne de kapıda uluyan Paşa’yı.

Adsız Ozanlar Kenti

Serdar Koç (M. LorisLemur M.)
 
Adsız ve atsızdılar. Ünsüzdüler. Tabi ki ünsüzdüler, adsızdılar çünkü ve ünlerini taşıyacak
atları da yoktu. Adları yoktu, adlarını taşıyacak atları da. Elbette.
Adı yoktu, adını taşıyacak atı da. Ünsüzlüğün tadını çıkarıyordu adsız şair.
Her yere yaya giderlerdi. Atları ve at arabaları yoktu.
Hasır iskemlelere oturur, ahşap masalarda, toprak çanaklardan, mayalanmış arpa suyu içerler,
meşk ederler, çakırkeyif gezerlerdi. Yarene içerler, küserlerdi.
Adları yoktu, atları da, ünleri de. Taht da yoktu, baht da. Bahtsızdılar. Ben’siz’diler. Ben’lik
duygusu yok, çocuktu hepsi. Çocuklar kimseye ait değil, ortak korumasında topluluğun, mülk
insana ihanetti. Egosantrik zamanlar bun’u bilmez.
Mağaralarından çıktılar. Kente yöneldiler. Yansıdıklarında, kentler kurup, çoğalttılar. Kentler
halaya durdu ve uygarlık doğdu. İnsana doğru. Kol kola yürüdüler. İnsan!
Ocağına incir yeryüzünün…
Meyhanenin önündeki sokaktan, ölen yoldaşları geçti peş peşe, gecenin geç vakti. En güzel
an’dı. El salladı, görmediler. Birbirleriyle derin sohbetlere dalmışlar/dı. Gönül koymadı,
kederlenmedi, onların mutluluğu daha önemliydi onun için. İçin için.
Gözün görmediğini belki fotoğraf görür. İç avlusunda aşkın.
Beyaz buzla, siyah lavın dansı. Volkanik, yosun gözlüm. Buzulların ölümü gezegenin
kıyameti olsa gerek. Göçmen kuşlar da gelmez artık, yolları birbirine bağlamaz olur yaşam.
Özgürlüğün barınağı buzullar ve kumlar. Buzullar altında uyuyan yanardağlar. Ve yer altı
suları. Ve ağaçla örtülü koyaklar.
Ritüelsiz halk özgürdür. Doğaçtan yaşam. Eğilip içilecek kadar temiz akarsular. Henüz
insanın ulaşamadığı. Yanardağ küllerinden doğan, fışkıran sıcak sular. Şifalı göller. Buz ve
buhar. Uzak, yalnız ve sessiz.
Dumanlı kent. Telvenin kehaneti. Şelale meleği, koruyucu kız. Çavlan. Kayadan kayaya,
dağdan dağa, bulutlardan bulutlara, dalgalardan, dalgalara, kardan kara. Beyazın envai çeşidi.
Kar kekliği. Mavinin envai çeşidi. Meri keklik. Yeşilin envai çeşidi. Çil keklik. Kınalı.
Çocukluğuyla sohbette. Irmaklar denizlerle. Toprakla, havayla, ateşle, buzla. Sabırla.
Dünyanın ucuna yakın, cehenneme uzak. Issız ve şehla. Yanardağ ağzı. Upuzun, incecik.
Yollar. Aura (ağıl), proton ve elektron. Zırh ve mızraklı bakireler. Işıklı yolları uzay zamanın.
Çatlayan çağlayanlar. Andan an’a dalgalanan… Anadan üryan.
Hüzünlü bir (…) yaprağına çiseleyen bir göze çiy damlası, onun sırrı. Doğru ama mağlup.
İki nesil geçti aradan. Gençtik. Yaşlandık. Leyleğin yuvadan düşürdüğü. Üçüncü.
Saat kaça doğru koşuyor, nereye devriliyor gün?
Bir ömürlük bahar dalım. Her bahar tomurcuklanan. Bir damla kalbe zapt etti beni. Raptetti.
En uzaktan geldi ve en yakınım artık, yastığım kadar…
Ömrümü alıkoydu…
Gözlerini hiç devirmeyen yârim. Aşk bir özgürleşme alanı.
Dünyanın öbür ucunda, Anadolu’dan çok uzaklarda…
Evvel zamanlardan bir güz, kadim dost değil can dost. Zihan.
Lâl…
Oturmuşuz (…) meyhaneye, sokağın kıyısına. Yağmurlar yağıyor yitik ömrümüze ve
gözyaşımıza. Gecenin çisiltisi siniyor yağmurlu duldalıklara. Yağmurlar yağıyor, gecenin
yağmuru, som düşlerimize. Kendimle sohbetten usandım.
Doğmuş olmanın telafisi yoktur. Yaşam çürümeye mahkûm.
Cennet cefadır insan olana, cehennemse yüzleşme yeri. Kendi/leşme.
Boşluğa tutunarak yaşar insan bir hiçtir. Yok artık, terk ettik. Tükettik.
Döne yana, tekrar be tekrar, O. Okuduğum(uz) hayat bilgisi…
Armağandır aşk değer bilene. Varlığımızın hazzı. Sözcüklerin derinliği.
Aşk sınırsız bir arzulama hali, sözcüklerin onuru şiir ise…
Bu yüzden arzunun imgesi aşk, hayallerin öznesi sevgili…
Meyhaneden bir kovuğun içinde, başı dumanlı, sarhoş ve şehla. Aşk arsız, şiir edepsiz.
Terk eden için sessizliktir aşk, terk edilen için isyan duygusu…
Ah! Koşarak uzaklaşıyor çocukluğum, eski evin oradan, elmalıklara doğru…
Birlikte koşuşturduğum arkadaşlarım, ah! Yapayalnızım, Yeşilırmak boyu…
Aradan nasıl da çekiliverdi ömrüm.
Ömrüm…
Kayıp albümlerden savrulmuş solgun fotoğraflar kadar hüzünlü.
Sabahlar büyük umutlarla başlar, akşam kan revan içinde bitebilir öykü.
Eninde sonunda giysilerimizden soyunacağız, ebedi çıplaklığa doğru. Edebi…
Bomboş. Uçurumdan uçuruma atlayarak. Naipler konseyi, şiirin. Şu’arâ.
Kötülüğün yeniden ve yeniden örgütlendiği. Dünya cehennemi.
Yüzyıllardır insanı ezen ahlakınız, geleneğiniz sizin olsun. Bütün kurallarınızdan
özgürleşeceğiz. Biz. Meczupların sığınakları yoktur, o yüzden sokaklarda yaşarlar.
Sözcüklerin fahişesidir şair. Özgürlüğün yetimliğine boyun eğen.
Dünya hapishanesinden ancak ölümüz çıkar, barbarlık kapısından geçerek dini politiklerin.
Mezarlıklarda açan çiçekler gibiyiz. Hakikatsiz, hayal meyal.
Büyüdükçe küçülen fani bedenlerimiz. Bize yük. Bizi hep içine çeken ve bizden hep
uzaklaşan. Anlamsızlığın idrakidir insan. Kırılmalar toplamı.
Kendi kendinin varlık nedeni. Hakikat. Yokluğun nedeni. Hiçliğin kalbi.
Yaklaştıkça uzaklaşan. Umuda ihtiyaç duymayan bir vakte ulaştığında insan. Anıları terk et,
geleceği bekle. Yanılsamayı.
Sonsuz bir alacakaranlığın şimdisi aydınlık sanılsa da, karanlığın biteviyeliği, sonsuzluk…
Bir yokuşu tırmandığımızı sanırken, aslında dibe indiğimizi…
Anladığımızda kıyametin bizatihi kendimiz olduğunu…
Biz hep akıntıya karşı kürek çekeceğiz;
Kollarımız kopsa da…
Mutsuzluktan yorgun düştü yürek. Kendiyle muhabbet ten…
Çiçeğe yağan kar ağacın kederi, meyveye teyellenmiş dalları üşür de…
Tenime ten giydiren gülümsemen, ziyan olur gider…
Göğsünde uyuyakalırım hep, her sevişme sonrası. Suskunluğun söylevi.
Miraçtaki yalvaç gibi; aşkın sevânih hallerini…
Hayat rutinden ibaret olsaydı çekilmezdi hiç. Rutine sırlanmış aykırı adacıklar olmasaydı…
-Zamanın kıvrımlarına gizlenmiş boşluklar-
Oysa: Bir oda, bir mutfak, bir banyo tuvalet; bakla sofa, nohut oda yeter bana.
Mutsuzluğumla başım belada. Kimse anlamıyor beni. Atım topal.
Yok hükmünde.
Sevgilimin kalbinden geçen tramvayım ben. Pera Tramvayı.
Uzun aşklar yaşadım. Upuzun ayrılıklar.
Sohbet bazen sözcüklere ihtiyaç duymaz, susarak konuşulur.
Hem ayna hem de ardındaki sır yârim benim tamamım.
Film dekoru gibi, başka çağ. Zaman sekmiş de başka bir çağa düşmüşüz sanki. Şaka desinler,
uyanalım. Ne orada ne burada; Araf Ülkesi. Geçmişe dönemiyor, ileriye gidemiyor.
Bir burgu kalbimde, hiç dinmeyen hasret duygusu…
Hep çocuksu. Uzaktan uzağa tren hissiyatı. Çocukluğunda yankılanan. Amasya’da…
Sevgilisinin her keresinde neden gözüne bu kadar güzel göründüğüyle ilgili verebileceği bir
cevabı yoktu. Ama çok güzeldi işte. Her keresinde daha bir güzel. Bakmaya doyamadığı bir
aşk esintisi. Tarifsizdi. Tasvirsizdi. Sözcüklerle ifade edilemezdi. Betimsiz bir aura’ydı o, bir
imge. Hare. Soyut. Bir koku, bir ses ama kesinlikle bir görüntü değil. Kesinliksiz. Bulanık.
Flu. Belli belirsiz. Algıya yansıyan. Dimağ aynasındaki görüntü, görüntü olmayan bir
görüntü. Görünüm. Muhayyele. Hayal. Sevgili.
Sen benim yârim ol ben sana mecnun. Rüyalarıma gir ne olur yüzünü göster bana.
Ritüel değil aşk olsun hayat! Aşkın sureti, senin muhayyilen-
İm…
Cennetine sürüklüyor beni tanrı, elimden ayağımdan, zorla.
Ölümüne direniyorum, istemiyorum cennetini, elden ayaktan.
Neyle korkutacaksın ki beni, ney’le, burası zaten cehennem…
Asıl cennetinden korkuyorum ben, ölesiye, geberesiye…
Tanrılar boşluktan doğar ve boşluğu doldurur.
Mahalleden herkes taşındı, kalmadı kimse.
Sonunda gezegen terk eder bizi.
Teşrinievvel bebesi, sümbülî bir günde teşrifî…
Üç akşamda bir, üç duble karşılıklı, üç saat, üç çift sohbet, üç çift ölçü…
-Gezgin Su Damlası-
Aynanın içinde kaldı gençliğim. Meyhaneler sokağında. Gençliğim, kalakaldı.
Öylece, sonsuza değin. Ey aynadaki ömrüm! Yaklaştıkça uzaklaşan yârim.
Simsiyah bir anaforun kuşattığı; şefkatli, beyaz, bembeyaz, sımsıcak bir ışık kütlesi; mutlu,
musmutlu, sardı, sarmaladı; çekip aldı. Bütün ağrıları, sızıları dinmişti. Acısız, som bir
mutluluktu. Ölüm.

Kıvılcım Öyküler ve Gönderim Koşulları

KIVILCIM ÖYKÜLER VE ÖYKÜ GÖNDERİM KOŞULLARI 

Yazar Dergisi, bir edebiyat dergisi olarak yazarlarımızın şiir, öykü, deneme ve eleştirilerine açık bir platform olacaktır.Katkıda bulunmak isteyen tüm yazarlarımızı davet ediyoruz.

Dergimiz İnternet üzerinden yayınlandığından, okuyucularıyla sürekli etkileşim içinde olacak. Bu çerçevede “Kıvılcım bizden, öyküler sizden” mottomuzla “Kıvılcım Öyküler” köşesinde okuyucularımızın verilecek bir paragraf, bir resim,bir fotoğraf, bir fragman çerçevesinde yazacakları öyküler arasından seçilen öyküler Yazar Dergisi “Kıvılcım Öyküler” bölümünde yayımlanacak.Bu sayının Kıvılcım Fotoğrafını yanda görebilirsiniz.

Öykülerinizi aşağıda verilen e-posta adresine, kıvılcım yayımlandığından itibaren onbeş gün içinde gönderebilirsiniz.

ePosta Adresimiz: yazardergisi@gmail.com

Öykü Gönderim Koşulları
  • Öyküler Word formatında, 12 punto büyüklüğünde ve Calibrı yazı tipiyle gönderilmelidir.
  • Öykülerin yollandığı Word dosyasına “Öykü Başlığı” ve yazar adı-soyadı açıkça yazılmalıdır.
  • Kıvılcım Öykülere  gönderilen postanın başlığında, hangi tema için öykü gönderildiği açıkça belirtilmelidir.
  • Öyküler 250 kelimeden az 5000 kelimeden fazla olamaz. Kıvılcım öykülere gönderilen öyküler, basılı bir kitapta yayımlanması dışında herhangi bir sebepten yayından kaldırılamaz.
  • Gönderdiğiniz öyküler daha önce başka bir dergide yayınlanmamış ve yayın ilkelerimize uygun olmalıdır.
  • Öyküler Dergide yayınlandıktan sonraki bir tarihte, yazarı tarafından kaynak belirtilmek üzere farklı internet mecralarında (e-dergi, yazara ait site, blog vb.) yayınlanabilir

 

Esrik Roman/Adsız Ozanlar Kenti/II.Bölüm

Serdar Koç (M. LorisLemur M.)

-II-
Oturmuşuz (…) meyhaneye, sokağın kıyısına. Yağmurlar yağıyor yitik ömrümüze ve
gözyaşımıza. Gecenin çisiltisi siniyor yağmurlu duldalıklara. Yağmurlar yağıyor, gecenin
yağmuru, som düşlerimize. Kendimle sohbetten usandım.
Doğmuş olmanın telafisi yoktur. Yaşam çürümeye mahkûm.
Cennet cefadır insan olana, cehennemse yüzleşme yeri. Kendi/leşme.
Boşluğa tutunarak yaşar insan bir hiçtir. Yok artık, terk ettik. Tükettik.
Döne yana, tekrar be tekrar, O. Okuduğum(uz) hayat bilgisi…
Armağandır aşk değer bilene. Varlığımızın hazzı. Sözcüklerin derinliği.
Aşk sınırsız bir arzulama hali, sözcüklerin onuru şiir ise…
Bu yüzden arzunun imgesi aşk, hayallerin öznesi sevgili…
Meyhaneden bir kovuğun içinde, başı dumanlı, sarhoş ve şehla. Aşk arsız, şiir edepsiz.
Terk eden için sessizliktir aşk, terk edilen için isyan duygusu…
Ah! Koşarak uzaklaşıyor çocukluğum, eski evin oradan, elmalıklara doğru…
Birlikte koşuşturduğum arkadaşlarım, ah! Yapayalnızım, Yeşilırmak boyu…
Aradan nasıl da çekiliverdi ömrüm.
Ömrüm…
Kayıp albümlerden savrulmuş solgun fotoğraflar kadar hüzünlü.
Sabahlar büyük umutlarla başlar, akşam kan revan içinde bitebilir öykü.
Eninde sonunda giysilerimizden soyunacağız, ebedi çıplaklığa doğru. Edebi…
Bomboş. Uçurumdan uçuruma atlayarak. Naipler konseyi, şiirin. Şu’arâ.
Kötülüğün yeniden ve yeniden örgütlendiği. Dünya cehennemi.
Yüzyıllardır insanı ezen ahlakınız, geleneğiniz sizin olsun. Bütün kurallarınızdan
özgürleşeceğiz. Biz. Meczupların sığınakları yoktur, o yüzden sokaklarda yaşarlar.
Sözcüklerin fahişesidir şair. Özgürlüğün yetimliğine boyun eğen.
Dünya hapishanesinden ancak ölümüz çıkar, barbarlık kapısından geçerek dini politiklerin.
Mezarlıklarda açan çiçekler gibiyiz. Hakikatsiz, hayal meyal.
Büyüdükçe küçülen fani bedenlerimiz. Bize yük. Bizi hep içine çeken ve bizden hep
uzaklaşan. Anlamsızlığın idrakidir insan. Kırılmalar toplamı.
Kendi kendinin varlık nedeni. Hakikat. Yokluğun nedeni. Hiçliğin kalbi.
Yaklaştıkça uzaklaşan. Umuda ihtiyaç duymayan bir vakte ulaştığında insan. Anıları terk et,
geleceği bekle. Yanılsamayı.
Sonsuz bir alacakaranlığın şimdisi aydınlık sanılsa da, karanlığın biteviyeliği, sonsuzluk…
Bir yokuşu tırmandığımızı sanırken, aslında dibe indiğimizi…
Anladığımızda kıyametin bizatihi kendimiz olduğunu…
Biz hep akıntıya karşı kürek çekeceğiz;
Kollarımız kopsa da…
Mutsuzluktan yorgun düştü yürek. Kendiyle muhabbet ten…
Çiçeğe yağan kar ağacın kederi, meyveye teyellenmiş dalları üşür de…
Tenime ten giydiren gülümsemen, ziyan olur gider…
Göğsünde uyuyakalırım hep, her sevişme sonrası. Suskunluğun söylevi.
Miraçtaki yalvaç gibi; aşkın sevânih hallerini…