GÜZİDE BİR DİLEK

GÜZİDE BİR DİLEK

 

          Babası olduğunu öğrenince tedirgin olarak içeri buyur ettiğim alkol  almaktan burnu kızarmış, bu yaşlıca Beyefendi neden benimle ev arkadaşım Narin hakkında konuşmak istiyordu?

        “Güzide Güzin Hanımefendi’ciğim, kıymetli vaktinizden çalmak istemezdim. Ancak takdir edersiniz ki bir baba evladının istikbalinin kararmasına göz yumamaz. Kızım diye söylemiyorum, Narin çok,  kafasına koyduğunu yapar. Rahmetli aklı başında bir kızdır. O da rahmetli annesi Refika gibi istikrarlıdır Refika, ailesinin onu evlatlıktan reddetmesine rağmen benimle evlenmişti. Narin’in doğumuyla ailesiyle barışmıştık ya karım benimle evlenerek ailesinin zenginliğinden mahrum kalmıştı. Boşuna “kısas kıyamete kalmaz” dememişler güzide Güzin Hanımefendi’ciğim, Refika nasıl ailesini karşısına alıp paradan puldan vazgeçtiyse Narin evladım da beni dinlemiyor. O uyuşturucu bağımlısı, zengin aile çocuğu, şımarık hovarda  Yusuf’la görüşmeye devam ediyor. Onu çok seviyor anlaşılan. Ama güzide Güzin Hanımefendi’ciğim, eğer yardım etmezseniz ve Yusuf’la  evlenirse güzel kızımın hayatı mahvolacak!”

 

      Daha önce karşılaşmadığım, hantal görünüşüne aykırı olarak kibarlıktan kırılacakmış gibi konuşan bu adamın bana sürekli güzide Güzin Hanımefendi olarak hitap etmesine gülesim geliyordu. Neredeyse  “ Güzide  Fahrettin Beyefendi, benim adım Güzide değil, Güzin”  diyerek pot kıracaktım. Adamın benden arkadaşımın özel hayatına karışmamı istemeye ne hakkı vardı? Narin’in sömestr tatillerinde bile eve dönmemek için bahaneler yarattığının farkındaydım. Cici annesi Kezban’la telefonda nezaketen görüştüğünü biliyordum. Ama bu sömestr baba evine  dönmüş, bütün tatilini orada geçirmişti. Demek ki Yusuf onu baba ocağına döndürmüştü. Narin’in Yusuf’u ne kadar   sevdiğini biliyordum. Evde sürekli ondan gelen çiçekler vazolarda durur, çikolata kutuları hiç eksilmez. Yine de Yusuf’un  onu ailesinden istettiğini ve reddettiklerini bilmiyordum. Zengin bir  ailenin varisi olan Yusuf ailenin tek erkek çocuğuymuş. Ancak uyuşturuya alışmış, o yüzden okulu terk etmiş. Ben onu  lüks spor arabalarla gezen, sessiz, nazik biri olarak  tanımıştım.

     “Boşuna “kısas kıyamete kalmaz” dememişler güzide Güzin Hanımefendi’ciğim. Eğer yardım etmezseniz onunla  evlenirse kızımın hayatı mahvolacak. Refika nasıl ailesini karşısına alıp paradan puldan vazgeçtiyse sevgili Narin’im de beni dinlemiyor da Yusuf’la görüşmeye devam ediyor. Allah korusun, kızımı da uyuşturucu belasına bulaştırıverir… Zaten bu sömestr derslere devam etmemiş, sınıfta kalacak ya yine de eve dönmemiş. Sen en yakın arkadaşısın, seni dinler. Onu bu evlilik sevdasından vazgeçirsen…”

       Aynı sözleri tekrar edip duruyor. Ben bu konuda Narin’le empati kuramıyorum. Babam, ben  doğmadan önce ölmüş. Beni anneannem büyüttü. Anneciğim canını dişine takarak çalışıp bizim geçimimizi sağlıyor. Narin çok farklı, annesini kaybedince, babasını Kezban Hanım’la paylaşmakta zorlandı sanırım. Ama hayat devam ediyor. Hacı Emmi karısını gömerken takkesini düzeltirmiş. Adam da evlenmiş, çoluk çocuğa karışmış. Narin’in dört kardeşi varmış. Onların varlığını babası anlatılınca öğrendim. Narin, isimlerini bile bilmediğim bu kardeşlerinden hiç bahsetmez. Analığı çok tutumluymuş. Çocukluğunda Kezban Hanım zeytinleri tabağına sayarak koyarmış. O yüzden  kızcağız kahvaltıda  en çok zeytin yemeyi seviyor. Kezban’ın  cimriliğinden dert yansa da harçlık açısından sıkıntı çektiğini görmedim. Yoksa zengin bir aileye gelin olmayı mı düşünüyor? Yusuf’a körkütük aşık mı, değil mi? Bilemiyorum. Yusuf yakışıklı, güzel  yeşil gözleri var, ancak bakışları  cansız, sanki kendi içine çekilmiş gibi. Narin’i görmek için çok sık şehre geliyor, işler güçler onu pek ilgilendirmiyor anlaşılan.

      Empati kuramıyorum dediysem de ben  aşık olsam evlenmeye karar  verecek olsam, ev arkadaşım da olsa Narin bana gelip evlenme dese, hoş karşılayabilir miyim? Kızmasam bile ona bu benim problemim der, onu ilgilendirmeyeceğini söylemez miyim?

     Halbuki o çok rahat kendisini benim yerime koyabiliyor. Ferhat’la benim ayrılmamıza Ferhat’ın değil, benim yol açtığımı söylemişti. Ben Ferhat’ın oturmamış bir kişiliği olduğunu, daha olgunlaşmadığını söylediğimde “Kızım sen kendine erkek arkadaş değil, baba arıyorsun”, diyerek geçmişime ayna tutmamış mıydı?

      Babası beni sorguya çekiyor. Kem küm ediyorum. Düşünüyorum da final zamanı kendi derdime düştüğümden onunla ilgilenememiştim. Sabahları tek başıma kahvaltı edip evden fırladığımdan çoktandır okula beraber gitmediğimizi anımsıyorum. Eve geldiğimde onu saçı başı dağılmış  görüyordum. Yusuf geldiğinde zaten dışarda oluyordu. O da sık sık Narin’i görmeye geldiğinden arkadaşımdaki değişiklikler dikkatimden kaçmış olmalı. Adam sorguya çekmeğe devam ediyor.

      “Aslında Narin’e gönderdiğim harçlıkta bir değişiklik olmadı, senden borç istediği falan oldu mu? “

“Bir kez oldu ama hemen ödedi. “

“Ay başında mı ödedi?”

“ Hayır iki gün sonra verdi. Neden?”

“Yusuf’tan almış olmalı! Her neyse bu günlerde sinirli mi ?”

“Yok, aslında çok beraber olamadık malum finaller “

“Ama o finallere devamsızlığı yüzünden  girememiş. Bu günlerde zayıflayıp  kilo verdi mi?”

“Hayır, niçin soruyorsunuz? “

    Adam acaba kızı dersleri ektiğine göre  uyuşturucuya başlamış mıdır diye mi düşünüyor? Yusuf her gün buraya gelmiyor ki. Derslere ilgisinin azalması, uyuşturucuya başlamasından kaynaklanıyor olabilir mi? Ama Yusuf uyuşturucu kullanıyorsa o Narin’in sorunu. Madem ki seviyor, Yusuf’u  tedavi olmaya ikna etsin. Ben ne karışırım. Adama bunu anlatmağa uğraşıyorum.

    “Güzide Güzin Hanımefendi’ciğim, ailesi Yusuf’u  bu beladan kurtulması için bir kliniğe yatırmış, ama onun  S… beldesinde bir kızla beraber gezdiğini duyunca alıp gelmişler. Aman yarabbi, yanındaki kız belki de Narin’di. Biz onu okulda zannederken… Durduk yerde yanıma kahyasını gönderip kızımla evlenmesini artık düşünmediklerini söyletmesi bu olaydan kaynaklanıyor olabilir.”

      O sanki beni duymuyor. Kendi kendine konuşur gibi. Akranların söylediklerinin daha etkili olacağını duymuş. Beni dinlerse Yusuf’u bırakır diye zorlayıp duruyor.

     “Bak  Güzin Hanım kızım, sömestr tatili geldi. Sen ve Narin’i bir kayak merkezine göndersem beraber tatil yapsanız, Yusuf’tan Narin’i uzaklaştırsak. Narin seni sever, bizleri dinlemese bile sana açılır. Sen de onu bu evliliği artık Yusuf’un ailesinin de istemediğini anlatıp onu bu  evlilik sevdasından  vaz geçirsen…”

    Kardeşim gibi sevdiğim Narin’e bu konuda baskı yaparak evlenmemesini söylesem mi? Tatil iyi fikir ancak Narin Yusuf’u bırakıp benimle tatile  gelir mi? Benim  hayalini bile kuramayacağım,  parasını asla sağlayamayacağımı tahmin edeceği  bu tatile gelir mi? Babasının deyimiyle sonradan pişman olacağı bu evliliği yaparak geleceğini heba etmemesini söylesem mi? Ama  Narin kimseyi dinlemez ki, kendi kafasının dikine gider boşu boşuna kızla aramı bozmasam mı, Bu onun hayatı, ben onun özel yaşamına ne hakla müdahale edebilirim ki.  Bu konuda düşünmesini sağlamakta bu tatilin bir yararı olur mu, siz  ne dersiniz?

Fadime Tekelioğlu

VUSLAT/Kıvılcım Öykü/Aslı Zorba

VUSLAT

Aslı Zorba

         Güneş batmıştı. Yavaş yavaş evine yürüyordu. Bozkırın karanlık soğuğu kendini hissettiriyor, ayağının altında ezilen karların sesi kulaklarında yankılanıyordu. Dükkânı kapatmasına yakın gelen mal sahibiyle yaptığı tatsız konuşma canını sıkmıştı. Yandaki dükkanla beraber onun dükkanını da satışa çıkardığını söylemeye gelmişti adam. Kendi istekli değilmiş ama oğullarının ihtiyacı varmış. Evlat sıkıntıda olunca kabullenmiş o da. Utana sıkıla veriyordu haberi. 30 yıllık mal sahibi. Hiçbir sorun yaşamamışlardı. En sıkışık zamanında bile yardımcı olmuştu Orhan Amca’ya. Hanımını kaybettiği ay hiç iş yapamamış “Bu ayın kirası da benim hediyem olsun be Orhan Sıkma canını.” demişti. Dükkânı boşaltmak bir yana şimdi kim bir semerciye dükkanını kiralardı.
Eve varmıştı. Kendi gibi yaşlı kangalı onu görünce ayaklanıp yavaş yavaş yanına yaklaştı. “Beni mi bekledin Paşa? Girsene kulübene? Hava buz gibi.” dedi. “Su kabın da kirlenmiş. Saime Annen olsa bu hale gelir miydi bu? Paşa’nın su kabını aldı. Bahçedeki çeşmede yıkayıp kulübesine koydu. “Haydi sen evine ben evime.” Evinin kapısını zorlayarak açtı. “Bir değiştiremedim şunu. Bir gün kapıda kalıp geceyi senin kulübende geçireceğim.” dedi. Eve girip lambasını yaktı. Saime Teyze öldüğünden beri çok ıssız gelmeye başlamıştı ev. Duvarlar üstüne üstüne geliyor yüreği sıkışıyordu. Yine aynı sıkışmayı hissetti. Sobanın yanında duran kömür tenekesinden kömür alıp attı ateşe. Sönmeye yüz tutmuş ateşi demir çubuğuyla hareketlendirip odunları da koydu. Üstünü değiştirip gelene kadar alev almıştı odunlar. Emektar güğümüne su koyup ateşin yanına bıraktı.
Canı bir şey yemek istemiyordu. Sobanın karşısındaki somyaya oturup ateşi izlemeye başladı. Elindeki nasırlara kaydı gözü. Düşüncelere daldı. Babası onu bir semercinin yanına işe verdiğinde daha 11 yaşındaydı. 14 yaşındayken kalfa oldu; 20’sinde kendi dükkanını açtı. Elinde çuvaldızla geçen 65 yıl. O çuvaldızla yuva kurmuş, çocuk okutmuştu. Oğlu bankacı, iki kızı hemşire olmuştu. Evlenmiş yuva kurmuşlardı. En büyük torunu bu sene Tıp Fakültesi’ni kazanmıştı. Kollarında can veren güzel gözlü Saime’sine gitti aklı. “Ah be Saime Sultan. Sen de görseydin bu günleri ne vardı? Hiçbir şey yapmasak yan yana otururduk. Soluğun yeterdi.” Dedi. Gözleri doldu.
Geçen hafta dükkanına uğrayan oğluyla yaptığı konuşma geldi aklına. “Yeter be baba. Daha ne kadar çalışacaksın. Otur dinlen evinde. Ben varım, Nuran var Ayşe var. Biraz da emekliliğin keyfini sür.” demişti oğlu. “Ev beni boğar yapamam. Allah dur diyene kadar işimin başına gelir, giderim. Bana da meşgale olur.” diye cevap vermişti. Yerin kulağı var diye boşuna dememişler. Oğluyla yaptığı muhabbetin sıcaklığı gitmeden dükkânın satış haberini almıştı. “Allah dur diyor herhalde” dedi kendi kendine. Sobanın yanında duran çevirmeli yeşil ev telefonunun başına gitti. Duvarda asılı kağıtta büyük harflerle yazılmış isimlerden oğlununkini buldu. Yazılı numaraları çevirdi. Telefonu gelini açtı.
“Hatice kızım ben Orhan.”
“Nasılsın baba?”
“İyiyim çok şükür kızım. Sen nasılsın?”
“Biz de aynı koşuşturma.”
“Kemali versene kızım az bir şey konuşucam.”
“Daha gelmedi baba. Acil bir şey varsa bana söyle. Ararım cep telefonundan onu.”
“Yok kızım bir aciliyet. Yarın dükkândan ararım onu. Sağolasın. Hayırlı akşamlar.”
“Erken gelirse aratırım. Hayırlı akşamlar baba.”
“Belki de iyi oldu evde olmadığı diye düşündü. Şimdi hemen dükkânı boşaltmaya, beni emekli etmeye niyetlenirdi. Yarın sakin kafayla konuşurum daha iyi olur. Sabah ola hayrola.” Dedi kendi kendine. Saime Teyze böyle zamanlarda ona “İçin daralmış yine senin. Az dolaş rahatlarsın.” der kafasıyla kapıyı gösterirdi. “Ah Saime Sultan!” dedi gözleri doldu. Duvardaki saati gördü. Yatsı namazının vakti gelmişti. Sobanın yanına bıraktığı güğümü alıp abdest almak için banyoya yöneldi.
Abdestini alıp namazını kıldıktan sonra sobanın başına geldi. Ateş sönmek üzereydi. Ateşi hareketlendirip kömür attı. Böyle yaptığında “Yapma herif şöyle. Zehirleyeceksin bizi.” diye söylenirdi Saime Teyze. “Beraber göçeriz fena mı? Acısız, sıkıntısız yan yana…” diye cevaplardı onu Orhan Amca. Karısının duvarda asılı mor yemenili fotoğrafının başına geldi. “Zehirlenmedik de ne oldu Saime Sultan, bıraktın beni gittin. Bu herif bensiz ne yapar demedin. Şu sessizlik adamı zehirlemez mi sandın?” dedi. Gözleri dolmuştu yine. Somyaya uzandı ateşi izleye izleye uykuya daldı. Rüyasında Saime Sultan’la yan yana çay içiyorlardı. Orhan Amca
“Hanım acımış bu çay.”
dedi.
“Çay acımadı Orhan Bey. Sen geç geldin.”
diye cevapladı onu Saime Teyze. Ne dakikalardır çalan telefonun sesini duydular ne de kapıda uluyan Paşa’yı.